Âlimin Hakkı

0

Âlimin Hakkı

İcazet; izin, diploma, bakalorya, onay, onaylama, olgunluğun onayı anlamlarına gelir. Bunlar aynı zamanda bir öğrenciye hocasının güvenini kazandığını, gayret gösterirse onun yerini doldurabilecek yetenekte ve olgunlukta olduğunun da beyanıdır. Dolayısıyla bu belgelerin altındaki imza sahiplerinin belgeye konu olan husustaki bireyin başarısından, yeterliliğinden kaynaklanan sonuçların sevabına da günahına da ortak olduğunun ve ondan sorumlu tutulacağının imzasıdır.
Kimi zaman sorarız; “senin ilkokul öğretmenin kimdi?” diye.. Kim zaman “senin matematik öğretmenin kimdi?”, “senin ustan kimdi?”, “Senin hocan kimdi?”. Bu soruların çok farklı lehte ya da aleyhte anlamlara gelebileceğini de hepimiz zaten biliyoruz.
Kelimenin eski olması sizi yanıltmasın. İşlevi üzerinde biraz düşündüğümüzde liyakatin ve ustalığın ne derece önemli olduğunun da belgesidir aslında. Doktora derecesini almış bir öğrencinin bir hocası vardır ve onunla gurur duyar. Ustalık belgesini almış bir çırak ustasının kim olduğunu bilir ve onunla anılır. “Falan ustanın elinde yetişmiş” derler. Talebenin maharetini, talebeden çok ustaya atfeder ve ona bir paye verir bu durum.
Öğretmene, hocaya, bilim adamına, ustaya saygının da bir gereği olarak insanlar yetişmesinde katkı sağladığı insana verilen belgenin altında imzasının olmasını ister. Belki de istemez. Belki de öğrencinin gerekli olgunluğa erişmediğini düşündüğünden diplomada bu sorumluluğu almak istemez.
Öğrencinin ilkokul diplomasında sınıf öğretmeninin, ortaokulda ve lisede dersine giren öğretmenlerin, çıraklık, kalfalık ustalık belgesinde ustanın, üniversite diplomasında eğitim aldığı hocaların ve tabi hafızların icazet belgesinde kendisini yetiştiren hafız hocanın adının ve imzasının olması hem öğretmenlere, hem hocaya hem ustaya işini gereği gibi yapmak gibi bir sorumluluğu da yükler. Çünkü ortaya çıkan eserin kimin eseri olduğunun da açık belgesi olur ki beraberinde liyakate daha fazla önem verilmesini gerektiren sonuçlara da yol açar.
Mezun olduğu halde işini doğru dürüst yapamayan birinin, mezun olduğu kurumun kendisine verdiği diplomanın altındaki kurumu, kurum müdürünü, genel müdürünü, başkanını yetkilisinin imzasına bakarak mezuniyetine aracı olanlarda, hangisinin liyakatli ve işinin ehli olup olmadığını anlayabiliriz ki!
Kurumsal ve bireysel yeterliliğin de ipuçlarını vermesi bakımından önerim; tüm diplomalarda bir şekilde o kişinin mezuniyetine izin veren, onu yeterli gören, mesleğinde ve işinde “benim halefim” olabilir icazetini verenlerin isimlerinin ve imzalarının bulunacağı bir biçim geliştirilmesidir.
Bir diğer konu “Atıf”.
Bilindiği yayımlanan bilimsel eserlerde yararlanılan kaynaklara tekniğine uygun olarak atıfta bulunulmalıdır. Bu, kullandığımız kaynağın yazarının onurlandırılması veya sorumlu tutulması bakımından da önemlidir. Akademik çalışmalarda zaten bu konuya dikkat edilir. Edilmelidir de.
Bizler de konuşmalarımızda, sohbetlerimizde, yazılarımızda, hutbelerde, vaazlarda, dersler de dâhil buna dikkat etmek zorundayız. Neden?
Batılı kaynaklara baktığımızda yüzlerce yıl öncesinin araştırmalarına, eserlerine ve kişilere dayandırılarak onlara atıf yapılarak isimleri bir şekilde dile getirilir ve bahsedilir. Böylece hem onların fikirleri yaşatılır, hem de tarihi olarak bilimsel çalışmalarda dayanak gösterilir.
Bilim zaten taşı taş üstüne koyma işi değil midir!
Bir vaiz, öğretmen, hoca, usta her ne isimle olursa olsun dile getirdiği konularda daha önce söylenmiş olanları kendi sözüymüş gibi söylüyorsa, esinlendiği kaynaktan bahsetmiyorsa, o âlimin, bilim adamının sözlerini, fikirleri kendisininmiş gibi beyan ediyorsa hem o alandaki bütün âlimlere ve bilim adamlarına ihanet ediyor demektir.
Örneğin, Mevlana’dan bir söz, İmam Rabbani’den bir kelam, Hacı Bektaş Veli’den, Hacı Bayram Veli’den, Ahmet Yesevi’den yerli ya da yabancı vb. aldığı bir ilhamı dile getirirken bunların eserlerinden ve isimlerinin zikredilmemesi onların isimlerinin ve eserlerinin tarihin derinliklerinde kaybolmasına, yeni neslin bunları öğrenmemelerine de yol açtığından büyük bir sorumluluk altında da girmektedirler.
Hâlbuki sadece akademik çalışmalarda değil bütün sohbetlerimizde, konuşmalarımızda eğer birinin sözünden alıntı yapıyor isek onun eserinden, adından bahsetmek hem ahlaki, hem etik, hem insan hakkı ve hem de kul hakkı yönüyle sorumluluktur. Bu sorumluluğu yerine getirmek kültürel mirasımızın bizim aracılığımızla yeni dimağlara da aktarılması için önemlidir.
Sonuç olarak:
Her ne suretle olursa olsun verilen her diploma, belge, sertifika, icazet, yeterlik belgesi vb. mezuniyet bildiren belgeleri resmiyet kazanması için kurum yetkililerince imzalanmasının yanı sıra liyakatin, ustalığın, hocalığın, öğretmenliğin kadir ve kıymetine atıf yapılması, “atılan tohumun çiftçisinin, eserin mimarlarının” hakkının verilmesi için onların da imzalarının bulunması doğrudan ve dolaylı doğuracağı sonuçları düşünüldüğünde eğitim sisteminde “işi ehline vermek” prensibinin uygulanmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum.
Tarih boyunca yüzbinlerce eser bırakmış ecdanın, eserinden, sözünden alınmış bir sözü, fikri dile getirirken de onların hakkını vererek hem o fikirlerin ve eserlerin yaşamasına, sorumlu tutulmasına insanların gerektiğinde kaynağına ulaşarak daha geniş fikir sahibi olmalarına neden olacağından “sözünü söyle ama sahibinin de hakkını ver” diyorum.
Demek ki; ağzımıza aldığımız lokmada kul hakkına hassasiyet gösterdiğimiz kadar, ağzımızdan çıkan sözlerin de kul hakkı konusuna girebileceği konusunda da hassasiyet göstermemiz gerekiyor.
Kul hakkı konusunun da girmediği alan yok sanki…

Zaman Hakkı

0

Zaman Hakkı

 19:02:37 - 15.12.2017
İnsanı – idrak edebildiğimiz evrende- diğer varlıklardan farklı kılan özelliklerinden biri de zaman olgusu farkındalığı, onu etkileme ve ondan etkilenme durumudur.
Her insana eşit olarak verilen bu varlığı yerli yerince kullanmak ve kullandırtmak da yine insanın etki ve yetki alanında iradesi oranında, hem kendisine hem diğer insanlara bağlıdır. Dolayısıyla ekmek gibi su gibi muhtaç olduğumuz bir olgudur. Ekmek gibi su gibi saygıyla korunmasıve gözetilmesi gereken bir kul hakkı ve bir insan hakkıdır“zaman hakkı”.
İnsanın bu olguya bağımlığı; günlük hayatın telaşında, kaygımızda, pişmanlıklarımızda, övünçlerimizde, sevinç ve üzüntülerimizde, eğerlerimizde ,meğerlerimizde ve keşkelerimizde, görmemiz mümkün. Bu durum kişinin kendi yapıp ettikleriyle ve yapmayıp etmedikleriyle ilgili.
Zamanın olmadığı yer yok ama zamanın iyi veya kötü kullanıldığı yerler var. Bu konuda da hepimizin söyleyeceği çok şey var.
Gelişmemiş tüm toplumlarda, zamanın hoyratça kullanıldığını, bir yerlere geç kalma derdinin olmadığını dostlarınızdan işitmişizdir. 
Tam aksine gelişmiş ülkelerde de zamanın çok değerli olduğunu ve saniyelerle birçok şeyi kazanıp kaybetmek gibi bir durumla karşı kaşıya kaldığımızı da biliyoruz.
Zaman hakkına ne kadar riayet ettiğimizin göstergesi olacak şekilde günlük hayatımıza, sözlerimize ve düşüncelerimize yansıdığını da görüyoruz.
“Birkaç saate gelirim…”Birkaç saat dediğimiz şey kaç saattir ömürden giden?
“Birkaç gün içinde… ” Kaç gün içinde.. 3-5-7!
“Öğleden sonra...”Öğle ile ikindi arasında yaz ve kış farklıdır. Kaç saat sonra!
“10-15 gün içinde…” Koskoca 5 gün… İnsan aya çıkar
“Bu yılın sonunda…”Ocak ayındaysanız 11 Ay demek bu! Bir insan doğacak kadar zaman!
“Beklesin ne olacak…”Neden?
“Bakacağız, planlıyoruz…”Kim? Ne zaman? Nerede? Nasıl? Niçin? Kiminle?
Bu soruların ardında bekleyen ve toplumu etkileyen kararlardan etkilenen yüzbinlerce insan olabilir.
Zamanında gelmek, zamanında gitmek, zamanında yapmak, zamanında çalışmak, zamanında bitirmek ..vs. vs.
Her şeyi bir ölçüye göre yaratan ve zamana, çağa yemin eden Allah, işin gücün hengâmesi içinde kaybolmamamız için güneşi, ayın hareketlerini, dünyanın dönüşünü de ölçebileceğimiz bir özellikte yaratmadı mı? Takvimi ve saati akıllarımızın işlerimizi planlaması için bir araç yapmadı mı? Saat denen icadın içinden akan sinyallerle elektrik denen şeyi bir maddeye sığdırıp kolumuza takmamız için bize ilim vermedi mi?
Ekmeği ve emeği alın teri sayan, alın terine ve emeğe saygıyı “insana saygı” gören bir 
kültürün çocukları bizler; boğazından haram lokma geçirmemek için alın teri döken 
insanımızın harcadığı zaman, emek kadar, ekmek kadar, boğazdan geçen lokma kadar “hak” sayılmaz mı?
Kul hakkı, sadece insanın boğazından geçen lokma değil ki!
Dünyanın en büyük affedilmez hırsızlığı; zaman hırsızlığıdır.
Dünyanın en zalim bencilliği; kendi zamanını önemli görüp, başkasının zamanını önemsiz görmektir.
Dünyanın en büyük gaspı, zaman gaspıdır.
Zaman; ömürdür, hayattır.
Ekmeğin bedeli ödenir, emeğin telafisi mümkündür, fakat zaman öyle bir haktır ki; geri ödeyemezsiniz, ödünç verirseniz alamazsınız, telafi edemezsiniz.
Bu nedenle bütün insanlar, kurumlar, kuruluşlar, yöneticiler ve çalışanlar herkes; ”Zaman Hakkı”’nın bir ödenmesi imkânsız bir hak olduğunu farkında olarak işlerini planlamalıdır. Her işini başından sonuna kadar planlamalı ve bu plandan etkilenecek, bu planın sonucuna göre plan program yapacak, işini ve aşını bu plana göre düzenleyecek insanlara da açıklamalıdır.
“Bugün git yarın gel” ihmalkârlığının bedeli ödenmez. Çünkü sizin için önemsiz olan bir gün, 
sizi bekleyen kişi için, ömre bedel olacak sonuçlar doğurabilecek kadar değerli olabilir.
Bu nedenle hem kendi zamanımıza hem başkalarının zamanına saygı insana saygıdır. 
İnsana saygı, yaratana saygıdır. Gereksiz, anlamsız, beyhûdeyere bekletmek, beklentide bırakmak da “Allah’a” saygısızlıktır.
Bireyin, toplumun, devletin, insanların ve insanlığın daha güzel, daha yararlı şeylere harcayacağı zamanını çalmanın bedelini kim, nasıl hangi karşılıkla ödeyebilir ki!

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

Pîrî Reisler Farkıyla

0

Pîrî Reisler Farkıyla

 07:14:52 - 06.12.2017


Biz dünyanın beşten büyük olduğunu kavrayabiliyoruz ve fikir isyanımız da bunu kavrayamayan milletlere ve zihniyetleredir.
Ünlü tarihçi B.Lewis’in şu tespitini biraz düşününce, bu fikrin doğruluğunu, kültürel kodlarımızda varlığını tarihçi gözüyle de ispatlandığını görüyoruz, B.Lewis: "Türkler dünyayı bir bütün olarak görmektedirler. Bu görüş ise insanın, toplum, hayat ve dünya hakkındaki tutumunu şekillendiren ve buna göre kurum ve düşünce yaratan bir güçtür. Bu şekilde yetişmiş bir insan toplumu, dünyayı birbirlerini etkileyen parçalardan meydana gelmiş bir organizma olarak görmek iktidarına sahiptir[1] der.  Ne yazık ki yüzyıllardır yerinden sökülmeye çalışılan bu “güç” Karpat’ın ifadesiyle "Böyle bir tutum Türkiye'nin kültür alanındaki hedefi, ümidi ve çözüm bekleyen başlıca sorunudur"[2]
Beşikten mezara, küçüğümüzden büyüğümüze, bu gücü hissediyoruz ama dokunamıyoruz. Varlığından eminiz ama kendimizden emin değiliz. Duygularımız ayakta ama aklımıza yer bulamıyoruz. Düşünür bir siyasetçi Mahir ÜNAL bu durum için önemli bir durum tespiti ile özetler. “Kültürümüz (İslam Kültürü ve Medeniyeti) bize düşünce boyutu ihmal edilip duygu boyutuyla aktarıldı.”[3]
Düşünce boyutu hep kadük bırakılan medeniyet arayışımız da el yordamıyla birkaç düşünürün omuzlarında kaldı.
Ünal’ın bu tespiti aynı zamanda medeniyet mefkûresi olarak sık sık vurguladığımız iddiamızın yönünü, gücünü, hızımızı ve başarı ihtimalimizin medeniyet hazinesinin hemen üzerinde olup da hazine arayan talihsiz bir define avcısının acınası halini de gösterir. Bir kâşifin rüyasında gördüğü hazine sandığının peşine düşüp, yıllarca bin bir çile ile arayıp durduktan sonra aradığı hazine sandığının, aslında düş gördüğü ağacın dibine gömülmüş olduğunu anladığı andaki hazin macerasını da hatırlatır.
Buraya kadar olan bitenler bir teşhis ve hemen herkesin farkında olduğu bir durum. Dünyada olup biten siyasi, iktisadi, ekonomik, dini, ilim bilim ve düşünce adına ne varsa “yitik bir hazinenin arayışında” olma hali ve hem yanımızda hem uzağımızda olan peşine düştüğümüz medeniyet hazineleri.
“Kızıl Elma” sadece dünyayı değil dünyanın ötesinde ahirete, doğuşa ve batışa bakan, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar koşan, mavi küreden bir ayağı kültürel değerlerinde, diğeriyle dünyaya seyyah, bir eliyle Hakka, diğer eliyle halkın derdine derman olan ruh haliyle “her gün yeni şeyleri söylemek” sevdasında bir derviş hali, çilehanesi gönlü hazine bir semazen olma durumu.
Kızıl Elma, bütün dünyayı bir bütün olarak görebilme iktidarıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, güneşin battığı her yer insanın hizmetinde sunulmuş bir arz ve insanca yaşatılmaya layık olmasının derdinde olmadır.
Kızıl Elma eğitimde; hayatı okula, okulu hayata taşıyabilen, akılcı, değer yüklü, lider ve yetiştirme odaklı, sorduran, sorgulatan, okuyan ve okutan, okuduğundan felsefe üreten, hikmetin ardında yorulmayan, insan merkezli, özgüvenli karakterin yolunu gösteren, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle donatılan, bilginin hamalı değil, hamisi ve banisi olan, “mış” gibi öğrenen ve öğretenden uzak, nicel ve nitel dengesini kurulduğu, hem kendisiyle hem de toplumla ve de insanlıkla barışık birey yetiştirmeyi hedefleyen, insan kaynağının her hücresini yerli yerince zamanında kullanan, planlı, denetimli, bütün dünyayı, hayatın kendisini bir okul olarak gören sistem kurma çabasıdır.
Bu sadece Türkiye'nin kültür alanındaki hedefi, ümidi ve çözüm bekleyen başlıca sorunu değil, bütün dünyanın da beklediği “insan” olma yolunda gayesi olmalıdır.
Bütün insanlığı, olan biten her şeyi anlayabilmek, farkında olabilmek ise bu yücelmeye bağlıdır. Piri Reise hayret eden bir nesil yerine Piri Reisi aşan, bütün âlemi gönlüne bir harita gibi resmedebilen nesiller için; özgüveni yüksek, eğitim farkıyla örnek, sayısal farkla yeterli, azim farkıyla yüzyıllara fark atma âleme Türk toplumunun ve İslam Medeniyetinin farkını fark ettirme zamanıdır.

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

[1] (B. Lewis, Turkey: Westernization. s.328).
[2] (K.Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.425).
[3] Mahir Ünal, Bir TV konuşmasından (2017)