Ayna Ruhlar

1

Aynadaki "Ruh"


   İlk söz ve öz sözle başlayalım. "İlim, ilim bilmektir. İlim, kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır." der, Yunus.
  İlkokul sıralarındayken bir aile büyüğümüz, canlı cansız bütün varlıkların ruhu olduğunu söylediğinde, o yaşlarda benim kavram dünyama "fazla" gelen bu ifadeyi ve onun kastettiği manayı anlayamamıştım. İçimden "saçmalıyor" diyerek, ondan daha akıllı olduğuma karar vermiştim. 
  
   Şimdi utanıyorum. Neden mi? Çünkü bunu anlayabilmek için beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, üç yıl lise ve beş yıl lisans okumak zorunda kaldım. Yetmedi, üzerine iki de yüksek lisans ekledim. Bunun dışında okuduklarım ve yaşadıklarım da cabası. Utanıyorum, çünkü bunu bana söyleyen kişinin belki de sadece ilkokul diploması vardı. Şimdi beni, siz de suçlayabilirsiniz. Ama acele etmeyin. Çünkü ben, bu gerçekliği "bilmeyi" öğrenmekten bahsetmiyorum.  Bu gerçekliği "kavramak"  ve "idrak" etmekten bahsediyorum.

   Gerçekten de canlı, cansız bütün varlıkların ruhu var mıydı? Onlar da biz insanlar gibi etrafta olan biten olay ve olguların analizlerini yapıp neden sonuç ilişkisi kurup bir sonuca ulaşabiliyorlar mıydı? Onlar da renklere anlam verip sevinç ve hüznü şiirlere aktarabiliyorlar mıydı? Bizim gibi duygularını dile getirmek için "sesin resmi" ni çizebiliyorlar mıydı? Ağlayarak ya da gülümseyerek duygularını, davranışlarına yansıtabiliyorlar mıydı? Acı çekiyorlar mıydı? Ayrılığı, kavuşmayı, aşkı, nefreti hissederek envaiçeşit  duygu yoğunluğu yaşayabiliyorlar mıydı? Yüzlerce soru...

  Ancak sizler de bu sorulara benim gibi, soyut kavramları, mecazi ifadeleri, metaforları anlamlandıramayacak yaşta olsaydınız, o gün kendi kendime verdiğim cevabı sanırım siz de verirdiniz.

    Evet, bütün varlıklar yukarıdaki soruların hemen hepsine evet diyebilecek bir ruha sahipler. Bir farkla: Onlar bizim gibi bilinçli  bir durumla değil, bu duyguları hissettirecek bir ayna olarak bizi yansıtıyorlar. Üzülmüyorlar ama hüzünlü bir ruhun gözyaşlarını aksettiriyorlar. Sevinmiyorlar ama sevinçli bir ruhun gülümsemesini yansıtıyorlar.  Aşık olmuyorlar ama aşık bir ruhun aşkını anlatıyorlar. Ayrılmıyorlar, özlemiyorlar ama ayrılan özleyen bir ruha tercüman oluyorlar ve cansız varlık olarak gördüğümüz etrafımızdaki her şey, bir ruhun yansıtan aynaları olarak yaşıyorlar.

   Varlıkların "ayna ruhlarını" keşfetmiş olmak keşke içimizi rahatlatsaydı. Aksine bunu fark etmiş olmak, ardından en az kendisi kadar ağır, zorlu bir süreci ve sorumluluğu da beraberinde getiriyor. 

   Aynaları fark ettiğiniz andan itibaren etrafınızdaki her nesnenin hangi ruhun aynası olduğunu da merak etmeye başlıyoruz. Onu görebilecek derin gözlere sahip olacak kadar şanslıysanız, bu kez de bir başka sır sizi bekliyor.

   Ayna ruhtan yansıyanı anlamak, onunla konuşmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Bunun için de bilgi ve tecrübeyle donanmış olmanızı gerektiren yeni bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz. 

  Bilgiye ulaştıktan sonra her şey bitti mi? Elbette hayır! Görebilmek, analiz yaparak, bu ruhtan yansıyanı hem kendimize hem de başkalarına anlatabilecek, yaşamasını ve yaşanmasını sağlayabilecek araçlara ihtiyaç duyuyorsunuz. 

  İşte eğitim öğretim sürecinin önemi de tam burada devreye giriyor. Bu sürecin bütün unsurları; yöneticisinden öğretmenine, öğrencisinden velisine, müfredatından programlarına, bahçe duvarından okulun mimari yapısına, eğitim ortamlarına, sınıf yönetim tarzına, okulun yönetim yaklaşımına ve hatta teneffüste kullanılan okul zilinin melodisine varıncaya kadar bütün unsurlarıyla düşünülmesini,  geliştirilmesini, sürecin titizlikle planlanmasını, uygulanmasını, kontrolünü ve düzenlemesini elzem kılmaktadır.

   "Nefsini tanıyan Rabb'ini tanır."

   Peygamber'imiz Hazreti Muhammed buyurur ki "Benliğini idrak eden, Rabb'ini idrak eder." Biz bu hadisi aslında şöyle öğrenmiştik: "Nefsini bilen, Rabb'ini bilir." Arapça bilenlerimiz burada geçen "arefe" kelimesinin "aleme" kelimesiyle aynı anlamı paylaştığını hemen fark edecektir. Çünkü "idrak" etmek, maruf olmak, "bilmek" ten daha derin anlamlar taşır, kapsayıcıdır.

   Bilmek, ulaşabileceğimiz tanımayı sağlarken, "idrak" etmek, varlıkların ruhlarını anlamak, onlarla empati kurmak, yansıttıklarını hissetmek, üzerinde düşünmek, analizler yaparak bir çıkarıma ulaşmak ve bu çıkarımdan yeni yansımalara ulaşmak, anlatabilmek, anlayabilmek için de uygun araçlar geliştirmek gibi insanın  yeterliliğini ifade eder. 


  Şu halde "arefe" kökünden gelen "maarif" kavramının da önemini burada kabul etmek gerekmektedir. Çünkü "maarif" sadece "bilmek" değil bilgiyi kullanabilmek yeterliliğine sahip olabilecek kıvama ulaşmayı ifade eder. Örneğin; hayat kelimesiyle, ömür kelimesine bilmek seviyesinden bakarsak, sadece doğumla ölüm arasındaki geçen bir süre, sadece bir yaşam olarak kalacaktır. Ama maarif nazarıyla bakıldığında, hayatın "yaşama", " ömrün ise, bu hayatı "imar" edecek işler yapma anlamdaki ruh yansımasını görme imkanı sağlayacaktır.

   Bir okul binasını inşa edebilmek için gereken mühendislik bilgisine sahip olmak elbette gereklidir. Ancak, binaya ruh verecek mimarın, "maarif" noktasından hareketle "eğitim sürecini" idrakten yoksun,  nesnelerdeki ruhların yansıttığı manayı kavramaktan aciz olması halinde, karşımıza sadece dört tarafı betonla çevrilmiş, çatısı örülmüş bir yığın taşla karşı karşıya kalırız. Buna razı olmak eziyet verir.

   Giydiğimiz elbisenin, gömleğimize taktığımız kravatın maliyeti ne olursa olsun, önemli olanın bunların uyumlu olup olmadığı değil mi? Saç boyamızdan tutun ayağımızdaki çorabın çiftinin aynı renk ve desende olup olmadığına kadar dikkat eden bizler, yetiştirdiğimiz öğrencilerin yaşayacakları hayatla ne kadar uyum içerisinde olacağını planlamak zorunda değil miyiz?
Hayatı anlamlandıracak ve etrafında olan biteni, varlıkları ve eşyayı anlayabilecek düzeyde aklını ve akıl ettiğini anlamlandıracak bir ruh ve ayna ruhları fark edecek anlayışın yolunu ve yöntemini öğretmekle yükümlü değil miyiz?

   Şu halde "maarifi", eşyayı kavrama bilinci olarak kabul edersek, bunu gerektirdiği şekliyle öğrencilerimize, çocuklarımıza, çalışanlarımıza bütün dünyayı anlayabilecek, idrak edebilecek, ayna ruhların yansımalarını anlamlandırabilecek, kavrayabilecek, kavramsallaştırabilecek, yeni fikirler üretebilecek, hem kendisi hem de başkaları için hayatı imar edebilecek, kolektif kültürden doğan ve eşyayı yansıtan ruhları okuyabilecek alfabeyi, bunları anlayabilecek dili öğretmek zorunda değil miyiz? Elbette sorunun cevabı "evet" olacaktır. İçimizden onay verdiğimiz bu "evet"e olan inancımız ne kadar güçlüyse "başarı" da o kadar kaçınılmazdır. "Muvaffakiyet" yani, yerli olmayan tanımla, "vizyon"a ulaşmak da o denli derin ve anlamlı olacaktır. 

  Bilgiye anlam yükleyebilen sistemler kurduğumuzda, eğitim öğretimle birlikte "maarif" in  öneminin farkına vardığımızda, maarif işini bir sanatkar edasıyla, titizlikle gerçekleştirdiğimizde, her nesnenin bir ruhu olduğunu anladığımızda ve bu ruhla konuşabildiğimizde insanımız değer kazanacak, hayatımız can bulacak ve ömrün dünyayı ve kendimizi imar etme süreci olduğunu kavrayacak, daha da önemlisi "kendimizi tanıyacak" mana  olgunluğuna  kavuşmuş olacağız.

   Okulları sadece beyinlerle bilgi taşıyan konteynırlar olmaktan kurtarıp bilgiye "ruh" verip, ruhlarda yansımaları okuyabildiğimizde bunları aktarmak için uygun araçlar ve yöntemler geliştirdiğimizde, kendi eserlerimizi, kültürümüzün bütün unsurlarını, evrensel mozaik yapıyı, parça bütün ilişkisini, insanı insan yapan, bizi biz yapan bütün derinlikleri anlayan, bir öğretmen, bir yönetici, bir anne baba olabileceğiz.


Bu Savaş Bitmeyecek

1

Bir ol! Diri ol! Dağılma!

"Hafıza-i beşer nisyan ile malul" der ecdadımız. İnsan gerçekten de ne kadar unutkandır. Ne kadar aceleci ve ne kadar da nankördür. İnsanın hafızası neyse de toplumsal hafızanın nisyanı bir bela. Tarihin tozlu arşivlerinde kalması bir musibet. Onu hatırlamayan bir neslin eline bütün toplumun teslim edilmesi ilahi bir afet. 

"Yüzyıl" insan ömrü için uzun, toplum için bir kaç gün kadar kısa sayılabilecek bir zaman dilimi.  1915-2015.
Sultan Abdülhamit'in tahttan indirilmesinden sonra Anadolu insanına yaşatılan acılar ve geride bıraktığı şehitler, düşmana terk ettiği topraklar ve arşivlere gömdüğü kültür, yabancı mihraklara çaldırdığı değerler hazinesi.  Bin yıllık kardeşlik türküsünün yerini alan senfoniler. Ezanların yerini alan gazino nağmeleri.  İnsanı yaşat ki devlet yaşasın düsturunun kaybolduğu insan insanın kurdudur anlayışına mahkum edilen insanlık anlayışı. 
Çağ açıp kapatan 21'indeki gencin ulvi ruhunu terk edip Batı'ya yamanmış genç kimlik, ayaklarının altında ki cenneti terkedip, hayvani güdülerin ayakları altına itilmeye çalışılan cinsel objeler.  
Mürekkebinin bir damlasının mizanda bütün alemlere ağır geldiğini unutmuş, pozitivist akılla kafası karışık bilim adamları. Zihni tarumar maaşlı, okul ziline bağlı mekanik ücretliler. Bir elinde kendilerinden daha akıllı makinelere mahkûm, idealsiz, ezberci, memur muallimler.
Şekilde kalmış ruhsuz İslam, raflarda kutsanmış Allah kelamı, anlaşılmayan dualar, manası dilden kalbe inmeyen mealler, vaizler, sohbetler.  Dualar yerini alan beddualar, rahmani yüzlerin yerini dolduran militan çehreler, asık suratlı küfürbaz, maddeperest dindarlar. Batı'nın uşağı dindar görünümlü önderler. İslam'ı kilisenin çanları altında papazlarla planladıkları diyalog ihanetiyle bozma çabasında çeteler. Soysuzlaştırma, Muhammed sizleştirme planları.  Siyaset milleti bölmek, adalet mazlumun tepesinde zalimin giyotini.  
Âlimi bozulmuş, hakimi bozulmuş, ayarı kaçmış, bozulmuş toplum. Şovenist kardeş, vatansız vatandaş, devletsiz millet, ülküsüz genç, Kur'an'sız Müslüman, Kıblesi sapmış beynamaz, ruhsuz sanatçı, idealsiz öğretmen, içiyle dışıyla yabancılaşmış eğitim mekânları, sorumsuz, virüslü medya, özgürlükle maskelenmiş hayasız cinsiyetsizlik. Boynuna takılan zincirden habersiz uyuşturulmuş özerklik isteyen, öz erksiz, çakma, sahte, kimlik anarşistleri....

Bütün bunlar yüzyıl boyunca siyonistin tarumar ettiği, Türkiye'de yaşanmasını istediği, maskeli balonun sahnelendiği, tarihi düzen.

Peki ne oldu da bir anda  maskeli balonun müzikalı kesiliverdi?

Ne oldu da bütün kirli eller bir anda tutuşuverdi?

Ne oldu da Abdülhamit'ten sonra atılan zafer naraları bir anda çığlığa dönüşüp beddua seanslarına dönüştürüldü?

Ne oldu da 1000 yılın kardeşlik damarlarına kurulmuş saatli bombalar bir bir patlatılmaya başlandı?

Ne oldu da ittihat ve terakkinin kirlettiği ve koskoca bir imparatorluğu yıkan, dışında Özgürlük, Hürriyet, Eşitlik, Adâlet, Bağımsızlık" içinde esaret yatan naraları yeniden atılmaya başlandı?

Ne oldu da ihanet hücreleri uyandırıldı ve hainlik planları hayata geçirildi?

Ne oldu da, kardeşi kardeşe kırdırma senaryoları devreye sokuldu?

Ne oldu da bayrağa, devlete, millete saldırmak için siyasi ittifaklar kurulmaya başlandı?

Ne oldu da Türkiye'nin etrafında ateş çemberi kurmaya başlandı?

Ne oldu da köpekler zincilerinden salıverildi? 

Ne oldu da Doğuyla Batı'yı birbirine düşmanmış gibi aşılar yapılmaya başlandı?

Ne oldu da bir yandan kurşunla, bir yandan kalemle, bir yandan beddualarla hep birlikte harekete geçtiler, saldırmaya başladılar?

Ne oldu da yedi düvel haçlı ittifakıyla hilale hücum etmek için el ele tutuştular?



Aynı tiyatronun 3. Perdesi oynanıyor.

I. Perde: Sultan Abdülhamit Han

II. Perde: Gazi Mustafa Kemal Atatürk 

III. Perde: Cumhur Reis Recep Tayyip Erdoğan
İslamın ve Türkiye'nin ezeli düşmanlarınca üç perdenin üçünde de her şey planlandığı gibi aksaksız gidiyorken, bir anda Yüzyıllık oyunu bozmaya yeltenen bu  "adamlar" geliverdi.

Tek millet, tek devlet, tek vatan diyen, dünya beşten büyüktür diyen adamlar. 

Milletin ardından hesapsız, sorgusuz gitmeye yemin ettiği adamlar. 

Milletini yüzyıllık uykundan uyandırmakla kalmayan yüzyıllık planlar kuran adamlar.

Yeniden şahlanmanın imkansızlık umutsuzluğunda boğulurken, bunlara  şahlanmaya umudu veren adamlar

Bir olmayı, diri olmayı öğreten adamlar

Yüzyılın köleliğine dur diyerek millet olma bilincini yeniden zihinlerde uyandıran adamlar.

Millet olmanın, İslam olmanın, dik durmanın, onurlu yaşamanın, gururla yaşamanın, geleceğe umutla bakmanın tohumlarını filizlendiren adamlar.

Dünya'nın bütün her yerindeki Müslümanlara umut olan adamlar.

Yüzlerce yıl kiminin ekonomik, kiminin kültürel bağımsızlığını ellerinden aldıkları milletlerin bağımsızlık umudu olan adamlar geliverdi.

Türkiye'de bu mücadele asla bitmeyecek.
Biz bir olduğumuz sürece
Biz diri olduğumuz sürece
Biz dağılmadığımız sürece 
Bu savaş asla bitmeyecek. 
-
Biz büyüdükçe, 
Biz yükseldikçe, 
Biz umudumuzu yitirmedikçe,
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz Anadolu'nun her karesinde kardeşçe yaşamaya yemin edip gülümsedikçe,
Biz camilerde ezanları aynı ruh ve heyecanla dinledikçe,
Biz Türk, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz, Çeçen bir elle Muhammed'e sarıldıkça,
Biz gençliğimize sahip çıkıp onları ihanete kurban etmedikçe
Biz "Ay Yıldızlı" bayrağın altında uykusuz gözlerle nöbete durup Kâbe'yi kıble yaptıkça
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz İslam oldukça
Biz Anadolu'da düğünler dernekler kurdukça
Biz Anadolu'da Çanakkale, Sakarya ruhuyla yaşadıkça
Biz Oğuz'lar, Alparslanlar, Selahattin Eyyubiler yetiştirdikçe
Biz Hacı Bayram Velileri, Hacı Bektaş Velileri, Hoca Ahmet Yesevileri tanıdıkça
Bu topraklarda dostların duaları Camilerden, Cemlerden, Dergahlardan yükseldikçe 
Bu savaş bitmeyecek.
-
Biz onları "dost" edinmedikçe bu savaş bitmeyecek.
Biz de onları asla dost edinmeyeceğiz.
Sinecekler, sessizce yine planlar kuracaklar
Yine ihanet oyunları için oyunlar oynayacaklar

Ama yine Anadolu'nu her karışında Al Bayrak dalgalanacak,
Anadolu'nu her tepesinde dağında yine Mehmetçik gözü ufukta nöbette olacak
Anadolu'nun her Köyünden, mezrasından, şehrinden ezanlar yükselecek
Anadolu'nun her yaylasından yine dualar yükselecek.
Ezeli düşmana inat yine

"Tek Milletiz, Tek Devletiz, Tek Vatanız"

Eğer bugün bu mücadele varsa hala "Biz" hayattayız, hala düşman yüreklere korku salıyor, dost gönüllere huzur veriyoruz demektir.

Artık ya yüzyıldır kurgulanan,  başkalarının yazdığı senaryonun figüranı olup oynamaya devam edeceğiz ya da kendi senaryomuza kendimiz yazarak, Yüzyılın hikayesinin yazarı olacağız. Tarihi yine biz yazacağız.

Son söz: Bir ol!,Diri ol! Dağılma!

Abdulhamid'in Kurtlarla Dansı I-II

3

O Yaşıyor.. 
Sultan II. Abdulhamid
(1842-1918)

Kitabı özetlemeye çalışacağımı söylediğimde sadece bir kitabın özetini yapabileceğimi düşünmüştüm. Yanılmışım. Abdulhamid'i anlatan bir kitabı özetlemek, Abdulhamid gibi bir şahsiyeti anlatabilmek için yazılanların sadece bir tekrarı olurdu. Bu nedenle kitabın bir yandan özetini vermeye çalışırken diğer yandan kişisel görüşlerimi ve Abdulhamid'i anlamak noktasında bende uyandırdığı duyguları aktarmaya çalıştım.

Bir kitapla bir dönemi anlamak ve açıklamak mümkün değilse de kitabın özetleyebildiği ve açılamaya çalıştığı şey; Tarihin sisli  koridorlarından kulağımıza fısıldanan bir dansın melodisi ve Cennet Mekan Sultan II. Abdulahmid'in 33 yıl nasıl bir maharetle "Kurtlarla" bu melodiyle dansı ettiği, hayatı boyunca İmparatorluğu ve tebâsını, bu melodinin "zehirli gürültüsünden" uzak tuttuğunu anlatma çabasıdır. Kitap,  II. Abdulhamid Han'ın dehasını, dışarıdan saldıran "Kurtlarla" içerideki "Çakalların" nasıl bir araya gelerek ülkeye ihanet içinde iş birliği ve güç birliği kurduklarını anlatır. 

Tarihçi olmadığımdan, yazarın hakkını yazara veriyor ve Mustafa Armağan'a sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum. Bu tarz çalışmaların, her zihinde uyandıracağı tablo farklı olacağından kitabın, yazarın kaleminden okunmasını tavsiye ediyorum.

Eğer okumaktan maksat öğrenmek ve anlamak ise.. Anlamı rakamlara boğulmuş tarihten hiçbir şey anlayamazsınız. Kronolojik olarak verilen bilgiler kuru ve anlamsızdır. Ezberlenir ve unutulur. Tozlu raflarda öylesine bakakalır. Onca  yaşanmışlık, tecrübe, alınacak dersler, çıkarılacak sonuçlar sessizce dağılır gider. Bu nedenle II. Abdülhamid, tarihte yaşamış bir Padişah'ın kır gece kırk gündüz klasik doğu masallarından öteye çok şey anlatır bize. Kitap sadece bir tarih kitabı değil aynı zamanda siyasi tarihimizde olanın bitenin gün yüzüne çıkmasını sağlayacak işaretleri taşıması, güncel politik tartışmaların anlaşılması, yüzyıllık kargaşanın nedenlerinin kavranmasını sağlayacak kaynaklara referans olması yönüyle de önemli.

Kitapta yazarın  "Abdulhamit kimdir?" sorusundan vazgeçerek, "Abdülhamid Nedir?" sorusuna cevap araması ve verdiği cevap çok manidar.." Abdulhamit Bir Fikirdir". Bana göre Abdülhamid için yapılacak en güzel tanım bu.

Abdulhamit bir fikir, felsefe, düşünce biçimidir. Hem de öyle bir fikir ki, kendisinden yüzyıl sonra gelecek nesillere liderlik yapabilecek niteliklere sahip bir fikir. Oysa Abdulhamit Han'ı bize onca yıl "Kızıl Sultan", "Evhamlı", "Müstebdit" ve onu aşağılayan lakaplar ve ünvanlarla tanıttılar. Bundan daha da beter olanı, bu yakıştırmaların , Abdulhamit'in onlara sunduğu çanaktan yemlenmiş olanlarca yapılmış olmasıdır.

Abdulhamit'in iktidarda olduğu 33 yılda (1876-1909) dünya, Avrupa ve İslam alemiyle olan ilişkilerimizin çok kritik ve sancılı bir dönemden geçmektedir. Bu dönemde sadece Osmanlı Devleti değil bütün dünya hızlı bir dönüşüm içindedir ve aynı zamanda Osmanlı'da ifadesini bulan coğrafyamız, medeniyetimiz toplumumuz için de keskin bir dönüm noktasıdır.

Anadolu'nun her karışı, Osmanlı Devleti, emperyalist güçlerce paylaşılma planları arasında. Hatta merkezinde. Tabir yerindeyse onlarca kurdun sofrasında bir kuzu, iştahları kabartan bir yerdedir. Sofrada bir devlet, Osmanlı Devleti ve bu devletin başında bir hakan, II. Abdulhamit. "Her yirmi dört saati bin muamma ile dolu" olan bir sisin içinde. 

Bu muammaya cevap verebilecek bir şahsiyet ve hedefte "mütedeyyin, takva sahibi, muhafazakar, milliyetçi, gizemli, sırdaş, müşfik, adil, alim, mücahit, vefakar, akıllı, zeki, ihtiyatlı, şaşırtıcı, kıvrak zekalı, güçlü siyasi kavrayışıyla, yenilikçi, dengeli, azimli, meraklı, hoşgörülü, öngörülü, vizyon sahibi, entellektüel, modernist, proaktif bir lider olan II. Abdulhamit var. Dahası, bugünkü Türkiye'yi kuracak temelleri atan, anlaşılmayı bekleyen, hala ruhuyla bütün siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele edilen bir "Hakan" var. 

33 yılın dünyanın en sisli ve karanlık dönemecinde yönettiği Osmanlı Devletinin hakanı Abdulhamit'in çabasının benim zihnimde uyandırdığı resim çok net. Ne kadarı tasvir edilir bilemiyorum:

Maskeli bir balo. Loş ve sisli bir salon. Kimi dost kıyafette kimi düşman. Dost kim, düşman kim, anlaşılamayan bir meydan. Maskeliler bir arada. Aralarında Abdulhamit ve onun şahsında Osmanlı Devleti'nin bütün kazanımları ve her bir ferdi, millet
.
Maskelilerin her birinin elinde bir testere. Testereleri bileği yapan ucuz bahşişli soytarılar. Abdulhamit'in bir elinde Kuran diğer elinde tarih, kültür, Türk ve İslam medeniyetini temsilen kalkanlar. 

Müzik kilise ayinlerinin haçlı ilahisi eşliğinde bütün salonu dolduruyor. Maskeli dansörler/dansözler ahenk içinde.  Davulun her vuruşunda birlikte hareket ediyorlar. Figürleri incitici, hileli, kurnazca. Hamleleri peş peşe geliyor. Kimi sırtından, kimi yüzünden, kimi ayağından, kimi elinden, kimi kolundan çekiştiriyor Abdulhamit'i.

Soytarılar neşeyle karışık çığlık atıyor. Her biri bir yandan hamlenin geldiği yeri bulanıklaştıran ellerinde tütsülerle çığlıklar atıp maskelilere neşe veriyor.

Belli belirsiz arada dua sesleri " Padişahım çok yaşa!" Her duanın ardından bir kelime-i şehadet ve dualar gittikçe cılızlaşıyor.

Dans dediysek pek de romantik bir dans değil bu. Daha çok bir güreş ve ölümüne, iddiası pahalı. 600 yıllık bir medeniyetin düellosu. Hileli, aldatmacası çok, namert bir meydanda bir pehlivan ve onlarca kalleş rakip. Bahisi yok oluş. 

Darbeler, hamleler üstüste geliyor. Ama Abdulhamit geri çekilmiyor. Her hamleyi ustaca savuşturuyor. Dualarında tek cümle "Milletim çok yaşa!" Cılız seslerin gönüllerine kulak veriyor, duyabildiği kadar. Soytarıların çığlıklarından, milletinin sesini, duaları ayrıştırabildiği kadar.


Maskeli balonun sırtlanları bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla dansa devam ediyor... Hiç bitmeyecek bir dansın her seferinde yeni maskeleriyle, yeni soytarılarıyla, yeni melodileriyle.. Kimi zaman sendelerse  de Hakan, dimdik ayakta. Vakur. Dans 33 yıl sürüyor. 
Müzik bittiğinde, ortaya çıkan manzara korkunç. Abdulhamit yerde.. elleri ve kolları bağlanmış. Milletin sesi kesilmiş, susturulmuş.mSükuta uğramış cepheler. Kolunun altında Kuran ve tarihinden aldığı vakar. Besmeleyle mühürlenmiş, inananların ve temiz olanların dokunup anlayabileceği şifrelerle dolu bir "sırlar"

Maskeli balonun partnerları, geride kalanları, "yıldız" kayarcasına yağmalamaya ve yok etmeye başlıyor. Cılız dualar uzaktan ve derinden geliyor.. Sultanım çok yaşa!! Her sesin ardından bin bir şehadet sesi geliyor tarihin kulaklarına...

Yüzyıl sonra, dans devam ediyor. Abdulhamit yine ayakta.. ölümcül dansa devam ediyor. Her seferinde daha bir bilerek, daha bir azimle, daha bir inançla. Cılız seslerin daha güçlü çıkmasını  bekleyerek ve cılız seslerin daha gür ve bir arada tek safta  duymak arzusuyla, zaferi bekliyor. Kuran'dan açtığı bir sayfayı okuyarak; "İnna fetahnaleke fethan mubinâ" ....

Abdulhamid'i anlamak, böyle bir sahnede tek başına kalmış bir hakanı anlamak demek.
Abdulhamid'i anlamak sırtlanların, çakalların saldırısına uğramış bir kuzunun mücadelesini anlamak demek.

Abdulhamid'i anlamak, hem içeriden hem dışarıdan bütün testere darbelerine rağmen yıkılmayan, parçalanamayan bir çınarı anlamak demek.

Abdulhamid'i anlamak her şeyi anlamak demek...

Adulhamid'i anlamak, bu millete karşı yapılan yalanları, talanları, propagandaları, ihanetleri, hainlikleri, maskelerin ardındaki şahsiyetsizlikleri bilmek demek.

Abdulhamid'i anlamak tarihin kısır döngüsünden, batının girdabından kurtulup diriliş demek.

Çınarın devrilişinde doğan yeni filizlerin meyveye durmasına ramak kala yeniden, soytarılar yine iş başında. Maskeli patronlarının hayaletleri ve onların fikir uşağı yeni maskeliler. 

Ceylan postundan yapılmış bir seccadeye saldıran sırtlanların tarihi kinlerine karşı mücadele verenler ve bu seccadenin alınlarından  öptüğü torunlar sahnede. Ecdatlarının emaneti besmeleyle mühürlenmiş sır dolu zarfa dokunabilecek ve anlayan torunlar. 

Dün yapılanlar bugün sahnede. Yine aldatılanlar, yine yalanlar, yine algı operasyonları. Yine ucuz şahsiyetlerin, pahalıya ve bağımsızlığa malolmaya yüz tutabilecek ihanetleri. 

İstemezuk nidaları. Abdülhamit'i tahttan indirmeye yeltenen ve onu Saray'ının dışına çağıran kriptolu şahsiyetsizlikler.

Tarihin tekerrür edişini bu kadar ayan beyan izleyemezsiniz. Marx'ın ifadesiyle tam bir komedi.... Ama ne komedi.

Abdülhamit'i sırtından vuranlar onun açtığı mekteplerde, onun himmetiyle okuyanlardan seçilmiş. Kuzuların birer leş yiyicilere dönüştürüldüğü mekteplerden yetişen hizmet ve himmet parazitleri halinde Osmanlı'nın her yanına çöreklenmiş olanlarca sırtlan. 
Hergün farklı bir mizansenle milletin üzerine kusan "Britusler". Tarihteki Haşhaşilik örneklerinden daha sinsi.
...

Abdulhamid'in İlkleri (Abdulhamid'in Kurtlarla Dansı, M.Armağan, (2015) eserinden özetlenerek aktarmaya çalıştığımız ve bugün modern kurumlar ve kuruluşlar olarak karşımıza çıkan, modern Türkiye'nin temellerinin Abdulhamid Han zamanında atıldığının belgeleri olarak karşımıza çıkar. 
Sosyal Devletçiliğin, Uluslararası Politikanın, İçgüvenliğin, Siyasi dehanın izlerini taşıyan aşağıda listesini vermeye çalıştığım projeler, fikirler, girişimler bulunmaktadır. 

Bunlardan kimi hayata geçirilmiş ve uygulanmaya devam edilirken bazıları çehre değiştirerek varlığını sürdürmektedir. Bazıları ise tamamen durmuş ya da önemsenmezler listesinde araştırmacıları beklemektedir.

Özellikle Devlet Yönetiminin gerekliliği olarak uluslararası denge politikasını ve güvenliği ön plana çıkarak Abdulhamit'in bu projelerinin onun hakkında ileri sürülen ve tamamen ihanet kokan iftiralara cevap olacak nitelikte.

- Yargı Sistemi Reformu (Yargı Erkiyle, Yürütme Erkinin Kesin Çizgilerle Ayrı Çalışması)
- Balkan İttifakı projesi
- Doğalgaz projesi
- Elektrik projesi
- İlk Otomobilin İthali
- Tüm Merkezleri Birbirine bağlayan Demiryolları Ağı
- Milli telekominikasyon, Telefon ve haberleşme ağının yaygınlaştırılması projesi.
- Fotoğrafçılık Sanatının önemsenmesi
- İstatistik ve istatistiğin önemsenmesi
- Kütüphane ve kütüphaneciliğin yaygınlaştırılması
- Basın yayın ve Matbaacılığın desteklenmesi
- Ilk Deniz Müzesi ve denizciliğin önemsenmesi
- Koleksiyonculuk ve koleksiyon yapmanın önemsenmesi
- Fuarcılık ve ülke tanıtımın önemsenmesi
- Aşı Enstitüsü
- Yabancı Dille Yazılmış Kitapların Tercümesi ve Yayıncılık
- Türk Dilinin Korunması
- Arşivcilik
- Şehit ve Gazi Ailelerine Yardım
- Eğitim Bursunun kurumsallaşması
- Ulusal ve Uluslararası İstihbarat Teşkilatı
- Atiye Teşkilatı
- Ev Tarımcılığı
- Musuki, Sanat ve Müzik Aletleri
- Konservatuar ve Tiyatronun Yaygınlaştırılması
- Hobilerin Yaygınlaştırılması
- Spor ve Spor Dallarının Yaygınlaştırılması
- Atıcılık Sporunun Yaygınalştırılması
- İmar ve Mimarlığın Yaygınlaştırılması
- Ulusal ve Uluslararası Yardım Teşkilatı
- Sokak Çocukları için Okullar
- Haritacılık
- Ulsulararası Eğitimde Yer Alacak Yurtdışı Üniversiteleri
- Yerli Savaş Gemileri ve Denizaltı Projeleri
- Haliç ve Boğaziçine Köprüler
- Uluslararası Demiryoulu Projesi
- Endüstriyel Kimya
- Meteorolojinin önemsenmesi ve illerde izleme kulelerinin kurulması
- Birbirine Bağlı Karayolu Ağı, köprüler, viyadükler
- İlk Kız Okulları
- Camii Yapılan Her Köye Bir İlkokul Projesi
- Zorunlu Temel Eğitim
- Öğretmen Yetiştirme Üniversiteleri, kurslar (Dar'ul Fünun ve Dar'ul Muallimin)
- Deniz Mühendislik Okulları
- Askeri Tıp Okulları
- Harbiye Mektepleri
- Askeri Baytar (Veterinerlik ) Okulları
- Kurmay Okulları
- Mülkiye Okulları (Siyasal Bilgiler)
- Tıp Okulları
- Hukuk Okulları
- Öğretmen Okulları
- Yüksek Mühendislik Mektebi
- Sanayi-i Nefise Mektepleri (Güzel Sanatlar)
- İktisadi ve Ticaret Akademileri
- Aşiret Mektepleri (Doğuda Arap ve Kürt aşiretlerinin Çocuklarının Eğitimi)
- İpek Böcekçiliği Enstitüsü
- Bağcılık ve Aşıcılık Okulları
- Orman ve Madencilik Okulları
- Polis Okulu ve Uygulama Okulu
- Çoban Mektebi
- Her şehre bir saat kulesi
- Rıhtımlarda Portlar
- ilk Eczacılık ve eczaneler
- Gül Yetiştirme Çiftlikleri
- Ordunun Reorganizasyonu
- Ziraat Bankasının Kurulması
- Diyanet İşleri Mushafları İnceleme Kurulu (Meclis-i Huffaz)
- Sadaka-i Seniyye (Kurban ve Kömür Yardımı
- Kışlık Yardım Komisyonu
- Numune Çiftlikleri
- Ticaret Odaları
- Ticaret ve Ziraat Meclisi
- Ziraat Müdürlüğü
- Ziraat Hey'et-i Fenniyesi
- Patatesi Üreticiliği Teşviki
- Doğu Anadloyu Kalkındırma Projesi
- İlk Kürtçe Gazete
- Enerji Kaynakları Arama Projesi
- İslam Dünyasını Birleştirme Projesi
- Yurtdışında İslam Kültür Merkezleri Kurma Projesi
- Yurdışındaki Müslümanları Desteklenmesi Projesi
- Bor Madeni İşletme Projesi
- Düyun-u Umumiye (Modern Maliye)


Abdulhamid'in karakteri, siyasi Kişiliği, devlet yönetim tarzı, dehası, milliyetçiliği, milletine düşkünlüğü, mütevazı hayatı, siyasi öngörüleri, Osmanlı topraklarının parçalanmaması için verdiği mücadele, dünyadaki teknolojik gelişmeleri ülkesine aktarmadaki mahareti ve çabası bir arada düşünüldüğünde o daha iyi anlaşılacaktır.

O var olmak istemektedir, ama kimliğiyle var olmak istemektedir. Yozlaşmadan, bozulmadan, kültürel değerlerini koruyarak, kendi değerleriyle sentezlediği bir var oluşla.

II. Abdulhamid'in bugün gelişen ve büyüme arzusu içinde olan, bölgede lider ülke olmak ve söz sahibi olmak isteyen Türkiye'nin karşısına çıkan engellerle benzer engellemelerle karşılaşması tesadüf değildir.

Necip Fazıl Kısakürek'in ifadesiyle "Abdulhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır".

Keşke seni anlayabilecek bilgiye ve idrake sahip olabilseydik.


Hüküm süresi
31 Ağustos 1876 – 27 Nisan 1909
Önce gelen
V. Murad
Sonra gelen
V. Mehmed
Hanedan
Osmanlı Hanedanı
Babası
Abdülmecid
Annesi
Tirimüjgan Sultan
Doğum
22 Eylül 1842 İstanbul
Ölüm
10 Şubat 1918 (75 yaşında) /İstanbul
Dini
İslam

İmza


Abdulhamid'i Anlatan Bazı Görseller

Gökkuşağının Sabun Köpüğü ile Savaşı

0
Gökkuşağı renkleriyle güzel derken, sabun köpüğünden yansıyan renkleri kastetmemiştim.

İnsanların genetik yapısı gibi toplumların da kültürel kodlarının olduğunu biliyoruz. Bu kodların her birini, gökkuşağının bir rengine benzetecek olursak, toplumu bir arada tutan vazgeçilemez, kavramsallaştırılmış ve dile gelen ifadeleri; din, hukuk, aile, vatan, millet, bayrak, adalet, tarih, ahlak, ortak acılar ve sevinçleridir...

Kültür genlerimizi meydana getiren kodların renkleri ve renk tonları bir diğer rengin varlığından aldığı enerjiyle yaşıyor. Her düşünceden, her fikirden insanın varlığı bizi bir arada tutuyor. Kendi varlığımıza değer katıyor ve kimliğimize sahiplenmemize neden oluyor. Beyazın varlığını siyahın varlığı ile anlıyoruz. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğu anlamına geliyor. Varlık yoklukla, zenginlik fakirlikle, sağlık hastalıkla, özgürlük esaretle, güç zayıflıkla.
Her şey zıddıyla kaim. Varlıkların çift yaratılmasındaki hikmet de bu olsa gerek. 
"Ben" ya da "Biz", "Sen" ya da "Siz" ayrışmasını sağlamak. Bu "ben"liğin veya "biz"liğin farkındalığı, varlık bilincimizin oluşmasını sağlıyor. Farklılıkların anlamı zıtlarlada gizli. ZItlıkların olmadığı dünyada varlığımızdan da söz edilemez. 

Bunları kabul etmekte zorlanmıyoruz. Ancak bizi huzursuz eden şey "zıtların varlığı" değil, "Yapay zıtlıklar". Yapay her zıtlık huzursuzluk ver kargaşaya neden oluyor. Toplumsal yapımızı bir arada tutan temel dinamiklerimiz gökkuşağının ana renkleri gibi üzerimizde şık dururken, bu renklerin varlığı bize anlam ve güzellik katıyorken araya sokuşturulan, uyumsuz ve akıştan ayrı, yapay renkler, yerli yerinde ve doğal sürecinde oluşmadığından bize huzursuzluk veriyor. 
Renk uyuşmazlığı, kan uyuşmazlığı, doku uyuşmazlığı, düşünce uyuşmazlığı, fikir uyuşmazlığı, kaynağını yine aynı kodlardan almışsa sorun yaşanmıyor. 
Vahim olan, bize sonradan giydirilen, aşılanan, katıştırılan renklerin, kaynağının kendi güneşimizden gelmeyişi. Boyası dağılmış bir tablo gibi farklı kaynaklardan gelen renk sokuşturmalarının üzerimizde iğreti durmasının nedeni de bu.

Sosyal genler ve kültürel kodlarımız üzerinde üzerinde oynan en büyük oyun, farklı kültürlerden alınarak tutturulmaya çalışılan, laboratuvar ortamlarında oluşturulan yapay enjekte renkler ve kotlardır. Toplumun kültürel genleri üzerinde oynanan ve yapay renklendirme girişimleridir. Bizi huzursuz, hırçın, güvensiz, inançsız, umutsuz yapan, aşının yan etkileridir, zehirlenme belirtileridir. Aşı operasyonlarına karşı verilen sosyal tepkilerdir, doku uyuşmazlığıdır.

Türk toplumu yüzyıllardır bu tarz ana bünyesine ve renklerine aykırı, benzer kanser aşılarıyla dönüşüme tabi tutulmaya çalışıldı. Aşılar kimi zaman askeri, kimi zaman siyasi, kimi zaman ekonomik şırıngalarla enjekte edildi. Her seferinde bir panzehirin bulunmasıyla bertaraf edilen bu operasyonlardan kurtulmayı başardı. Ancak kimi zaman bedeli çok ağır faturlar ödemek zorunda kald. Bunun en güzel örneğini haçlı seferlerni ve Kurutuluş Savaşı'nı gösterebiliriz. Tarih  buna Osmanlı gibi bir çınarın devrilmesiyle şahit oldu.

Her seferinde aşının dozu ve şekli değişti ve yeniden başlatılan yapay zıtlıklarla mücadele etmek zorunda kaldık.

Günümüzde yine toplumsal yapımızı bozmaya ve onu yok etmeye yönelik yapay zıtlıkların varlık göstermeye başladıklarına şahit olmaktayız. Bu sefer ki kullanılan aşı tarihte kullanılan aşılardan oldukça farklı. Türk milletinin doğrudan, açıktan maruz kaldığı aşılama, daha çok subliminal mesajlar, algı yönetimleri, önceki zehirlenmelerden oluşan yaralanmaları depreştiren yönlendirmeler, medya, propaganda faaliyetleri, terör, TV ve filmler gibi çok bildik ancak kaçınılmayan araçlar aracılığıyla gerçekleştiriliyor.
Ayrıca, bu aşı milli dokumuza yerleştirilmiş özel, bize benzeyen, zaman düzenekler troller, nüfuz ajanlarınca kritik noktalara yerleştirilmiş,  zihin bahçeleri değiştirilmiş özel ajanlar aracılığıyla yerine getiriliyor. Hassas zamanlarda harekete geçerek toplumsal ilerlemenin, gelişmenin ve büyümenin her evresinde devreye sokularak, toplumun genlerine daha fazla zehir salarak bütün vücut ele geçirilmeye çalışılıyor.

Temel değerlerden uzaklaştırılmış, tarih bilinci silinmiş, propagandaya açık, yorulmuş, kızgın, hırçın, toplumuyla, kültürüyle, kendi kendisiyle sürekli savaş halinde olan aşılanmış bireyleri de kullanarak bütün vücudu yok etmeye çalışıyor. Ana renklerin bir araya gelerek doğal bir süreç olarak ürettiği farklı renk tonları arasına bu sahte renklerin yerleştirilmesiyle, kopmalar ve düşmanlıkların artışı hızlandırılmaya çalışılıyor.

Algılarıyla oynanan bireylerin kontrolü her zaman daha kolaydır. Buna maruz kalanlar, aşı sahiplerine siyasal köleler olarak hizmete hazır hale getiriliyor ve gökkuşağının renkleri arasına sabun köpüğünden yansıyan renklerle sızmaya çalışılıyor.

Toplumun her bir bireyi son derece değerli ve vazgeçilemez olduğundan, bu aşılara karşı mücadelede kararlı olanların işi oldukça zor.  Bir yandan aşıya maruz kalmışların vereceği zarardan kendilerini korumaya, diğer yandan onu bu zehirden kurtarmaya çalışırken diğer yandan, gökkuşağının doğal rengindeki güzelliğe kavuşması için mücadeleye çalışıyorlar. 
Bize düşen görev şu aşamada sabrı ve hakkı tavsiye etmeyi sürdürmek, diğer yandan "Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek", bir arada kendi farklılıklarımızla yaşamayı öğrenmek ve öğretmek. Nüfuz ajanlarının etkilerinden kendimizi korumayı hem siyasal, hem ekonomik yollarla öğrenmek. 

Biz kendi renklerimizin ahenginde varız. 
Yapay renklerin göz alıcı ışıltıları gözlerimizi kamaştırmasın.

Nadir YILDIRIM
Eğitim Uzmanı

Biz Ne Kadar Biziz.

0
genel-secim-sonuclari

Kırmızının Tonları...

Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 

Biz, ne kadar biziz?

8 Haziran sabahı olmadan akşamdan belli olan genel seçim sonuçları kafaları karıştırmaya yetti. Sonuçların değerlendirilebilir ve anlaşılabilir tek bilineni tek başına bir partinin hükümet kuramayacağıydı. 
Bunun dışında hiç bir parti lideri sonuçların ardından, nasıl bir hükümet kurulması gerektiği, eğer bir araya gelip hükümet kurarlarsa nasıl bir tablo çıkacağı hakkında da net bir görüşe sahip değilken, adına kırmızı çizgi denilen, girilmez ve geçilmez levhasını andıran  önşartları eline bir fırça, bir de kırmızı boya alan 'sağa-sola' çizgi çekmeye, Türkiye'nin geleceği hakkında fikir beyan etmeye başladı. 

Türk siyasi haritası, bir anda rengarenk birbirine benzemeyen çizgilerle, şekillerle doldu. Ortaya çıkan tablo çok açıktı "kafamız karışık". O kadar birbirinden farklı tonlarda çizgiler, şekiller vardı ki, okul öncesi sergisinden alınmış  bir resim zannettik. Aslında oraya çıkan bu resim, aynı zamanda toplumun bugün geldiği noktada onlarca yıl soysal yapısındaki tahribatlara da işaret ediyordu.

Birincisi, kavramlar birbirine girmiş ve anlam kargaşası içindeydi ve aynı şeyleri farklı uslûpla dile getirdiklerinden, farklı konularda tartıştıklarını ve anlaşamadıklarını sanıyorlardı. 

İkincisi Türk toplumunun daha önce görülmeyen bir öz güvenle siyasi arenada yer alma arzusuna gönderme yapmaktaydı. 

Bunlardan ilki kavramlara yüklediğimiz anlamların farklılığı ve oldukça tehlikeli sonuçlara gebe iken, ikincisi siyasal duyarlılığımızın arttığını göstermesi bakımından iyiye işaret olarak görülebilir.
Dini, milli, insani, siyasi, ekonomik, sosyolojik derinliğe ve anlam yüküne sahip kelimelerin,  sadece bir cümleyi tamamlayan, basit, tek anlamlı ifade zannıyla kullanan insanımızın kültürel arka planda aslında ne kadar parçalandığının göstergesi olması bakımından önemli.

Aynı kelimeye yüklenen anlamlar kümesinin farklı siyasi görüşe sahip bireylerin dile getirirken karşılarında yine aynı kelimeye farklı anlamlar yükleyerek cevaplandıran insanların olması yine bu durumun açık göstergesi.

Türk insanının bütün vatandaş unsurlarıyla, tarih boyunca parçalanmışlığından ve birlikte hareket ederek aynı hedefe koşarken birbiriyle didişmesinin, çekiştirmesinin, engellemesinin nedenlerinden birinin ve en önemlisinin kültürel kodlarımızı ifade edebilecek kavramlar üzerinde farklı ve birbirine zıt anlam yüklenmesinin sonucu olduğunu söylememiz mümkün.
Tarih boyunca sürekli planlı ve kasıtlı, art niyetli, iç ve dış hain mihraklarca, kültürel erozyona tabi tutularak köklerinden uzaklaştırılan Anadolu'nun güzel insanları, aynı köklere sahip bir ağacın farklı dallarında yetişen meyveleri olduklarının farkında olmadan, haklılık ve varlık mücadelesi vermeye mahkum edilmiş.
Bizi biz yapan her şeyin, tüm değerlerimizin yerlerinin değiştirildiğinin farkına vardığımız son on yıl içerisinde, bu farkındalığımızın farkında olan aynı güçler daha hırslı ve planlı çalışmaya devam etmektedir. 

Algı oluşturmak dedikleri olayın arka planında içini boşalttıkları kültürümüz, köklerimiz, değerlerimiz, yargılarımız var. Eğer ibret alınmazsa benzerliklerimiz, yine farklı renklere boyanarak, bizi parçalayan, bölen, düşman yapan, ötekileştiren unsurlar olarak karşımıza çıkarılmaya devam edecektir.

Egoları bir yana bırakarak, bencillik ve çıkarları bir yana atarak, saman alevi kızgınlıklarımızı büyük yaygınlara dönüştürmeden, müşterek değerlerimiz, manevi toplumsal harçlarımız için daha bir cesur, daha makul, daha uyumlu ve daha bir özveri yüklü davranış içerisinde olmak durumundayız. 

Bizi biz yapan tüm değerlere sahip çıkarak, inadına bir arada durmak, inadına kardeşlik dualarını haykırarak, beddualardan uzak rahmete yakın yaşamak zorundayız. 

Biz dedikçe bize, "siz kimsiniz" diyenlere inat bir arada durmak; tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak, şarkısını daha güçlü haykırmak zorundayız. Renklerin tonları, gök kuşağını andırmalı, uyumu, ahengi  göstermeli ve zenginliğimiz olarak düşünülmeli, rengin her tonuna sevgiyle bakarken rengin ana tonu gözden kaçırılmamalıdır.

Hayat eğer, gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarınız yoksa her bir parçası başkasının elinde, yerli yerine konulmasını beklediğimiz parçaları kaybolmuş, asla bir araya getiremeyeceğimiz bir puzzle gibidir.

Fakat gerçekleştirmek istediğimiz amaçlarımız varsa ve kararlıysak, parçaları bizim elimizde, tamamlanması için bizim zekice fırça darbelerimizi bekleyen bir tuvaldir. 

Hayat uygun renkler ve parçaların bir araya getirilmesi gereken büyük bir tablodur. Tamamlandığında elimizde kalan kendimizin resmettiği büyük bir tablo. 

Herkes kendi tablosunu bir araya getirmekle meşgulken nasıl olur da biz, başkalarından  çaldığımız parçalarla kendi tablomuzu resmetmeyi bekleyebiliriz? 

Ortaya çıkan asla bizim kendi tablomuz olmayacaktır. Elimize tutuşturulan boyalar ve fırçalar, önümüzdeki tuval ne kadar bize ait? 


Birey olarak yamalanmış bir benlik ya da toplum olarak yamalanmış bir toplum olmuşsak, 
Biz, ne kadar biziz?


Dünya Düzdür- Özet ve Eleştiri

2
dunya-duzdur-thomas-frıedman-elestiri


GİRİŞ

İnternet devletlerin ve şirketlerin hayatından daha öteye giderek bireylerin dünyasını şekillendirme etkisini sürdürmektedir. Toplumsal hayatın bütün kurumları da pozitif ve negatif bir değerlendirme ile bu etkinin altında hızlı değişim yaşadığı ve Friedman’ın “Küreselleşme 3.0” (2010:20) olarak adlandırdığı bu sürecin hangi boyutlarda gelişeceği ve gelecekte başka hangi düzleştiricilerin ortaya çıkacağı şimdiden kestirebilir bir durum olmaktan uzak görünüyor.
Kristof Kolomb’un yola koyuluşunun altında sadece sermaye aramak olmadığını da anladığımız kitabın girişinde yer alan ifadelerinde (Friedman 2010: 13), yazarın kendi girişinin ilk ifadeleri olarak atıfta bulunması bir tesadüf olmasa gerek.
Kitabın her bölümünde, dünün emek yoğun sermayesinin bugünün bilgi yoğun sermayesine dönüşmesinin ötesinde, bu bilginin kullanımı ve paylaşımında kullanılan teknolojinin inanılmaz ölçüde cyber etkisini 1 ve 0’ın dijital kodlarından sıyrılıp toplumsal hayatı nasıl etkilediğine şahit oluyoruz.
Bir telefon şirketinin “Aslolan teknoloji değil, onunla ne yaptığın” (Nokia, Reklamları)  sloganı gerçekten kitabı özetleyen efradını cami ağyarını mani bir ifade.  Bilişim teknolojilerinin etkin bir şekilde kullanılmasının bir farklılık olarak algılanmaya başlandığı günümüz dünyasında, internet her saniye değişen ve yirmi dört saatte eskiyen bilgiye ulaşmanın bir aracı olarak, bilginin paylaşılmasının ve kullanılmasının bir yolu olarak görülmektedir.
Bize göre adının “Friedman’ın seyir defteri” olması gereken Thomas L. Friedman’ın “Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi” isimli eserinin, ödev sınırlılıkları çerçevesinde bir eleştirisidir.

KAPSAM

Çalışma, Dünya Düzdür -21. Yüzyılın Kısa Tarihi- isimli kitabın eleştirisini içermektedir. Adı geçen eser eleştirel bir yaklaşımla ödev sınırlıkları kapsamında ele alınacaktır.  

YÖNTEM

Kitap, ödev görevinin alınmasından sonra temin edilerek okunması, okuma sırasında notlar alınması ve notlara kişisel görüşlerin de eklenmesiyle okuma işi gerçekleştirilmiştir. Kitabın yazarı hakkında http://www.thomaslfriedman.com sayfasından yazar hakkında bilgi edinilmeye çalışılmış, farklı web sayfalarından kitap hakkında başkalarının düşünceleri de taranarak bilgi edinilmeye çalışılmıştır.
Kitap planlı sorularla[1] incelenmiş ve sorulara cevap bulunmaya çalışılarak değerlendirilmiştir. Her bölümün sonunda ilgili bölüme ilişkin değerlendirme ve görüşlerin yer aldığı Değerlendirme ve Görüşler bölümü oluşturularak bölüm hakkında düşüncelerimiz eleştirel bir yaklaşımla yansıtılmaya gayret edilmiştir. Kitabın amacı, yazar bu kitabı niçin yazdığı, hedef okuyucu kitlesinin kimler olduğu ve yazarın amacına ne ölçüde ulaşıp ulaşmadığı belirlenerek, kitabın hangi amacı belirlenmeye çalışılmıştır.
Kitap hangi alana ait olduğu ve bu alan içindeki yerinin tespiti, yazarın etkilendiği sosyal, politik, ekonomik vb. değişkenlerin neler olduğu, içeriğin, olgusal veya teorik olup olmadığı, yazarın konuya yaklaşımı açıklanmış ve kitabın bölümleri hakkında bilgi verilmiştir.
Yazarın savunduğu temel fikir ya da fikirlerin neler olduğu tartışılarak, yazarın görüşlerini ne ölçüde birbiriyle uyumlu olarak ortaya koyduğu incelenmiştir. Ayrıca, kitabın güçlü ve zayıf yanları ve sınırlılıklarının tespiti yapılarak, yazarın yaklaşımı, hedef kitlenin akademik ve uygulamacılar açısından hangi beklentilere cevap verebildiği ortaya konularak içerik bilgisi sunulmak istenmiştir.
Kitabın, akademik ya da popüler olarak hangi üslupla yazıldığı, anahtar sözcükler, temel kavramlar ve terimleri, yazarın ne ölçüde kullandığını belirlemeye çalışırken, bu üslubun hedef kitleye uygun olup olmadığına da dikkat edilmiştir.
Kitapta yazarın fikirlerini destekleyici, metin içinde, tablo, çizelge, grafik vb. kullanıp kullanmadığının yanı sıra savunmalarını dil açısından ne ölçüde doğru yapıp yapmadığı da tartışılmıştır. Kitabın Türkçeye tercümesi dil açısından, ne ölçüde anlaşılır ve etkili kullanıldığı da göz önüne alınmıştır.
Kitabın kendi alanına yaptığı en önemli katkının yanı sıra, gelecekte buna benzer hangi çalışmaların yapılabileceği gibi değerlendirmeler ve eleştirilerle çalışma tamamlanmıştır. 

BİRİNCİ BÖLÜM


Kitabın Kimlik Bilgileri
KİTABIN ADI
Dünya Düzdür- 21. Yüzyılın Kısa Tarihi
ORJİNAL ADI
The World is Flat
YAZAR
Thomas L. Friedman
EDİTÖR
Gülşen HEPER
ÇEVİREN
Levent CİNEMRE
YAYIM YERİ
İstanbul
YAYIMCI
Boyner Yayınları
YAYIM TARİHİ
2010
BASKI           
6. Baskı
SAYFA SAYISI
ANAMETİN: 13-455 DİZİN: 461-477
FİYATI
35 TL.
ISBN
978-975-7004-50-9

1.     Yazar Hakkında


Thomas L. Friedman New York Times dış haberler köşe yazarı. Thomas L. Friedman 2002 Pulitzer Ödülüyle[2] birlikte üç Pulitzer ödülü almıştır. Friedman 1995 yılında, New York Times’da dış haberler köşe yazarı olarak yazmaya başladı. Beyaz Saray Ekonomik muhabirleri şefliği de yapan Friedman daha sonra Washington bürosunda ekonomi haberleri muhabir şefi olarak çalıştı.
Friedman 1981’de The Times’a 1982’de Beyrut’a Büro şefi olarak atandı. 1984’de Beyrut’tan 1988’e kadar görev yapacağı İsrail’e 1984 yılında atandı. Friedman 1983’te Lübnan tarafından, 1988’de de İsrail tarafından Pulitzer Ödülünü kazandı.
Düz yazılarıyla 1989’da kitabıyla Ulusal Kitap Ödülünü Beyrut’tan İsrail’e kitabıyla ve 1989’da 27 dilde yayınlanan Lexus ve Zeytin Ağacı kitabıyla 2000 yılında dış politika üzerine yazılmış En İyi Kurgusal Olmayan Kitap Yazarı olarak 2000 Denizaşırı Yayıncılar Kulübü Ödülünü kazandı. Onun son kitabı, Doğu ve Batı Davranışları, 11 Eylülden Sonra Dünyayı Keşfetmek (2002), Friedman’ın köşe yazıları 11 Eylül hakkında yazılmış konuları içerdiği kadar onun tecrübelerini ve görüşlerini yansıtan günlük Eylül sonrası durumu yansıtan röportajları da içermektedir.
Minneapolis’te doğan Friedman, Brandeis Üniversitesinde 1975 yılında aldığı diplomasıyla, 1978’de Felsefe Yüksek Lisans derecesini Modern Ortadoğu teziyle Oxford üniversitesinde yaptı. http://mitworld.mit.edu/video/266, (18/12/2010)

2.     Ne Dediler:

Kitap hakkında ileri sürülen görüşlerin tamamının bu çalışmanın sınırlılıklarını aşacağından aşağıya bu konuda söylenen birkaç alıntı ile yetinmek durumundayız. Diğer görüş ve düşünceler, tartışmalara kaynaklar kısmında verdiğimiz linklerden ulaşılması mümkündür.
"Küreselleşmenin heyecan verici ve okunabilir bir açıklaması… Friedman büyük bir gidişatın durumunu ilgi uyandıracak bir tarzda sunuyor... Bu harika kitabın yaptığı şey size yeni bir yol göstermek. Friedman gerçekten bu amacına başarılı bir şekilde ulaşmış... Kışkırtıcı ifadelerle Friedman, gelişmiş ve gelişmekte olan dünyaları hepimiz için anlamlı hale getiren önerile sunuyor..."–Joseph E. Stiglitz, The New York Times.
"Dünya Düzdür Friedman’ın 1999 yılında oluşturduğu Lexsus ve Zeytin Ağacı binasında küreselleşmenin amigosu, harika ve imtiyazlı açıklayıcısı olarak görür. Küreselleşmenin süreçleri, Friedman’ın bu kitapta hediye ettiği ve gösterdiği onun başöğretmenliğinde, duygusal söylemleriyle, ticari öngörüsüyle derin ekonomik olayların açık ve duru bir şekilde açıklanmasıdır." Warren Bass, The Washington Post.
Son 15 yıl boyunca dijital teknolojinin macerasını, onun küresel kontekste aldığı yeri hoş bir tarzda özetlemektedir.. Friedman asla büyük problemler ve zor ve hırsla tartışmalara girmez..."–Paul Mangnusson, BusinessWeek
http://www.thomaslfriedman.com/bookshelf/the-world-is-flat-3 (18/12/2010)
“Friedman’a göre dünyanın düzleşmesi insanları birbirlerine yaklaştırıyor. Bu doğru olsa da benzer süreçlerin insanları birbirinden uzaklaştırabileceğini de unutmamak lazım. Şöyle bir etrafınıza bakınca hemen göreceğiniz gibi, artık insanlar evlerinden çıkmadan âşık olup, Internet üzerinden evleniyor, çocuklarıyla ‘chatleşip, arkadaşlarıyla sanal gezintiye çıkıyor. Haklısınız, mucizevî bir şekilde karşılaştığınız birine âşık olmak, büyük bir orduevi salonunda cümbür cemaat evlenmek, çocuklarla maç seyretmek ve sandal gezintisine çıkmak bu türün üyelerine çok daha uygunmuş gibi görünüyor. Ama artık yapacak bir şey yok. Ok yaydan çıkmış, sosyal evrimin kuvvetleri seçimini yapmış ve en önemlisi de dünyayı dümdüz eden idealizm ‘yıka ve çık’ amaçlı hepsi bir arada sanat eserlerini çoktan keşfetmiş durumda… Dünya düzleşirken, insanları da düzleştiriyor. Friedman’ın atladığı noktalardan biri bu. N. Emrah Aydınonat,
http://www.neaydinonat.com/gunluk/?p=816

3.     Amaç:

Yazarın kitabı, gelişen teknolojinin bir aracı olarak internetle birlikte dünyanın her geçen gün sanal olarak bir birine yakınlaşan, uzaklıkların kaybolduğu, mesafelerin kısaldığı, diğer dünya toplumları ile batı dünyasının girdiği etkileşimi özetlemek ve geleceğin ekonomik kalkınmasının başarılı olması için yapılması gerekenlere ilişkin farkında olunması gereken yeni gelişmeler hakkında kendi ülkesinin yönetici, iş adamları ve gençlerine, diğer toplumlara ise batının ekonomik ve teknolojik gücü karşısında, kaçınılmaz bir bütünleşme süreci içerisinde olmalar gerektiğini anlatmak ve yaşadığımız dünyanın hangi yöne gittiğini göstermek amacıyla yazılmıştır. Yazarın bu çalışmasının oldukça başarılı olduğu, ektili bir üslupla, politika üreticilere, uygulayıcılara ulaşmasını istediği mesajı ulaştırdığı görülmektedir.

4.     İçerik:


İş dünyasının yönetimine ilişkin olarak yazılan kitabın, dünyamızın sanayi devrimi sonrasında yaşadığı ve bugün geldiğimiz noktada bilişim teknolojileri ile hızlanan gelişmeler ve değişimlerin ektisiyle kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Özellikle kitabın bütün bölümlerinde batı ile doğu arasında kurulan cyber köprüde, devletlerin, şirketlerin ve bireylerin ayak seslerini duyarsınız.
Yazar kitabını, küreselleşmenin örneklerini batı ve doğudaki şirketlerden, bireyler üzerindeki etkilerini örnek olaylarla hikâyemsi bir ifadeyle aktarır. Elinizde tuttuğunuz teknolojinin, üzerinde gezindiğiniz araçların, çalıştığınız bilgisayarın bir anda dünyanın her yerinde, Çin’de, Hindistan’da, Kore’de, Rusya’da, ABD’de yaşayan insanların dokunduğunu biraz da ürpererek hayretle dünyanın gerçekten düzleştiğini hissedersiniz.
Kitap altı ana bölüm ve bu bölümler altına serpiştirilmiş on üç alt başlıktan oluşur. Biz hem bu bölümlerin neler olduğunu hem de bölümlerle ilgili düşüncelerimizi bölümü ve alt başlıklarını anlatırken birlikte vermenin bütünsellik açısından uygun olacağını düşünüyoruz. Bölüm Ana Başlıkları ve Alt Başlıklarının içerik dizilişi aşağıdaki gibidir:

5.     Dünya Nasıl Düz Oldu?

5.1.1. Ben Uyurken

Dört alt başlıkta incelenen bu bölümde yazar (Bkz. Friedman, 2010: 11-220), “Ben Uyurken” başlığı altında Küreselleşmeyi, Kristof Kolomb’un, 1492 tarihli keşif yolcuğunun seyir defterinden, Avrupa devletlerinin, Müslüman devletlerince, Avrupa’ya ticaret yollarını kapatmasıyla birlikte kendisine yeni ticaret yolu bulmaya çalışmasının gerekçesi ile başlayan yolculuğu ile başlatır (Friedman, 2010:13).
Her ne kadar yazar burada üzerinde durmasa da, Kolomb’un yolculuğunun başlama nedenini açıkladığı seyir defterindeki alıntısında da anlaşılacağı üzere, sadece ticari kaygılar taşımadığı, bu yolculukla misyonerlik faaliyetlerinin de başladığına şahit olmaktayız.
Dünyanın düzleşmesi sürecinin hangi noktaya geldiğini Hindistan’a düzenlediği yolculuklar sırasında fark eden yazar, Kolomb’un denizden ulaştığı ülkede, kendi zamanında servetin kaynağını oluşturan nesneleri – değerli madenler, ipek, baharat aradığını bugün kendisinin karadan ulaştığı ülkelerde, nesneler, donanım değil; beyin gücü, karmaşık algoritmalar, bilişim işçileri, çağrı merkezleri, iletim protokolleri, optik mühendislikte yapılan atılımları yani çağımızın servetinin kaynağını oluşturan şeyleri aradığını ifade eder (Friedman, 2010:14).
Amerika’daki şirketlerin taşeronlarının Hindistan’da varlığının, Amerika’daki şirketlerin işlerinin Hintlilerde nasıl yapıldığını gören yazar, bize dünyanın gelişen teknolojisinin nasıl hızlı ve sınır tanımayan etkisiyle her bir ülkeyi dünyanın bir mahallesi yaptığının farkına varır (Friedman, 2010:311).
Yazarın uyanışı onun küreselleşmeyi tarihsel olarak üç bölümde incelemesinin de nedeni gibi görünüyor:
Küreselleşme 1.0; Küreselleşme 2.0 ve Küreselleşme 3.0.
Yazar, Kolomb’un Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında ticareti başlatan sefere çıktığı tarih olan 1492 yi küreselleşmenin miladı olarak kabul eder. 1492-1800 yıllarının arasında yani “Küreselleşme 1.0’”da, cevaplanması gereken önemli soru “Küresel fırsat ve rekabette ülkemin yeri neresi?” “Ülkem aracılığıyla küreselleşip diğerleriyle işbirliğine nasıl gidebilirim?”dir (Friedman, 2010:19). Bu soruya verdiğiniz cevaptaki isabetlilik sizin küreselleşme 1.0’ın neresinde olduğunuzu da belirleyecektir.
Küreselleşme 2.0’ın miladı sanayi devrimidir. 1800’lü yıllardan 2000’li yıllara kadar süren Küreselleşme 2.0, dünyayı orta boydan küçük boya indirerek, buhar makinesinden fiber optik kablolara, kişisel bilgisayarların evlere kadar girmesiyle olgunlaşır. Sizin küreselleşme 2.0’ın neresinde olduğunuzuz görebileceğiniz, cevaplanması gereken kritik soru; Küresel ekonomide şirketimin yeri neresidir? Nasıl küreselleşebilirim ve şirketim aracılığıyla diğerleriyle nasıl işbirliğine girebilirim?” dir (Friedman, 2010: 19-20).
Küreselleşme 3.0’ın miladı bilişim teknolojisindeki yaygınlaşmayı hızlandırsan internetle birlikte başlar. E-ticaretin dünyanın her yerinde yaygınlaşmasıyla birlikte sınırların kâğıt üzerindeki haritada birer resim olarak kaldığı dönemdir. Bu çağın kritik sorusuna vereceğiniz cevap bugün sizin küreselleşen dünyanın neresinde olduğunuzu da ortaya koyacaktır. “Birey olarak, diğer insanlarla küresel işbirliğine nasıl gidebilirim? (Friedman, 2010: 20-21)
Her dönenim itici gücünden bahseden yazara göre, Küreselleşme 1.0’ın itici gücü ülkenizin ne kadar kas gücünün olduğu ve bu gücün ne ölçüde yaratıcı olduğudur. Küreselleşme 2.0’ın itici gücü; çok uluslu şirketlerdir. Küreselleşme 3.0’ın itici gücü ise bireylerin rekabet ve işbirliği gücüdür (Friedman, 2010: 19-21).,  Bunun çarpıcı bir örneğini yazarın şu cümlesinde bulmak mümkün; “ Kolomb,  tesadüfen Amerika’ya gitmiş, ama Hindistan’ın bir parçasını keşfettiğini sanmıştı. Bense gerçek Hindistan’a gittim, ama orada tanıştığım birçok insanın Amerikalı olduğunu düşündüm.” (Friedman, 2010:15).
Bu ifadelerle birlikte, yazar bu alt bölümde ABD şirketlerinin ülkelerinde yapabilecekleri bir çok işi ülkelerindeki yasaların da zorlamasıyla vergi, işçi ücretleri, maliyet gibi zorluklardan kaçınmak için; muhasebe beyannameleri, yaratıcı olmayan sıkıcı muhasebe işlerini yaptırılmasından tutun ABD’deki hastanelerin radyologların CAT (bilgisayarlı tomografi ) görüntülerinin rapor edilmesine, borsa maliyet analizlerinin yapılmasına, merkezi ABD’de olan bir çok şirketin çağrı merkezi olarak Amerikan aksanı ile İngilizce konuşma eğitimi alan Hintli kadınları kullanmasına varıncaya kadar bir çok işi Hindistan topraklarındaki taşeron firmalar aracılığıyla yapıyor olmalarından başlayan, Japon firmalarının Çin’deki taşeron firmalar aracılığıyla benzer işleri yaptırıyor olmalarına kadar “en zengin insan kaynakları ve en ucuz işgücünün olduğu yere doğal olarak ve ekonominin bir kuralı olarak şirketlerin kaydığını anlatmaktadır. Burada yazarın önemle üzerinde durduğu ve kitabının hemen her yerinde bahsettiği bu ve benzeri ilişkilerle, gelişen teknoloji arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkilerden hareketle kaygısını bir görüşmeden naklen, “önce gençlerimiz yabancıların yanında çalışacak, sonra da kendi şirketlerimizi kuracağız. Tıpkı, bina yapmak gibi. Bugün Amerikalılar olarak binanın tasarımını, mimarlığını siz yapıyorsunuz. Gelişmekte olan ülkeler de binanın duvarlarını örüyor. Umudum o ki günün birinde mimar biz olacağız.” (Friedman, 2010: 25-45).
Yazar, dünyanın düzleştiği sırada ABD halkının, bireylerin, şirketlerin, uyanarak hâkimiyetin gün gelip ellerinden çıkıp gideceğini dünyanın her yerinde bekleyen insanların dünyanın yönetimini ele geçirecekleri uyarısını yaptığını düşünebiliriz
Friedman Dünyanın düzleşmesinin ve bu kitabı yazmasının temel nedeni olarak açıklamasını şu cümle ile özetler; Hemen her şeyin dijitalleştiği, sanallaştığı ve otomasyona geçtiği bir aşamaya giriyoruz. Yeni teknolojik araçları kullanabilen, ülkelerin şirketlerin ve bireylerin verimlilik artışı şaşırtıcı düzeylere yükselecek. Girmekte olduğumuz bu aşama, dünyada şimdiye kadar görülmedik sayıda insanın, yenilikçiler, işbirliği yapanlar ve ne yazık ki teröristler olarak, bu araçlara ulaşabileceği bir aşama. Devrim mi istiyorsunuz? İşte gerçek bilgi devrimi başlamak üzere (Friedman, 2010:51-52). Kitabını yazış amacını da, “düzleşen dünyadaki değişimi lehimize (ABD lehine) olacak şekilde nasıl planlayabileceğimize ve nasıl yönetebileceğimize dair bir nasıl dönüştüreceğimize dair bir çerçeve ortaya koymak” olarak ifade eder (Friedman,2010: 54).

5.1.2. Dünyayı Düzleştiren On Güç

Yazar bu bölümde düzleştiriciler olarak tanımladığı dünyayı düzleştiren on ana siyasi olay, yenilik ve şirketin birleşik gücün etkisinden bahseder (Friedman, 2010: 55-160).
Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, bu olaylar zinciri bir süreç olarak ele alındığında ve bir bütün olarak ele alındığında anlamlı olmaktadır. Neden Sonuç ilişkisi içerisinde bir birini izleyen ve bir olay ya da olgunun neden olduğu sonuç bir başka nedenin de başlangıcını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle yazarın tarihi kronolojik olarak açıkladığı bu siyasi olaylar ve diğer etkenler aslında düz bir çizgide gerçekleşen olaylar zincirinden çok helezonik olarak birbiri içine girerek yayılan dalgalar şeklinde gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.
Dünyayı düzleştiren ilk düzleştirici  (Düzleştirici 1),  9.11.1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve bu yıkılışın ardından Bunlardan ilki Berlin Duvarının yıkılışıyla başlayan, dünyanın sosyal ve siyasi bağlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesinin önünde duran duvarın da yıkılarak, dünyayı sınırsız bir şekilde algılanmasına neden olan sonuçlarıdır.
Yazar Nobel ödüllü Hintli ekonomist Amartya Sen’den aktardığı şu ifade bu düzleştiricinin etkisini özetlemektedir. “Berlin duvarı sadece insanların Doğu Almanya’da tutmanın simgesi değil, aynı zamanda geleceğimize ilişkin küresel bir görüş geliştirmeyi engellemenin de bir yoluydu. Duvar oradayken dünyayı küresel olarak düşünemezdik. Dünyayı bir bütün olarak düşünemezdik.” (Friedman, 2010: 58)
Yazarın bölüm başında dikkati çeken “Duvarlar Aşağı, Pencereler Yukarı” ifadesinde yer vermek istediği Windows İşletim Sistemindeki gelişmelerdir. Bilgisayarlar komünizmin dayandığı yukarıdan aşağı iletişim sisteminin aleyhine, yatay iletişim sistemini büyük oranda geliştirdi. Bu komünizmin tabutuna çivi çakan gelişme, iletişim teknolojiyle birlikte dünyanın düzleşmesine neden olan 2.0’ın da tohumlarının atıldığı olaylar zincirinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir (Fridaman,2010: 56-60).
Dünyayı düzleştiren ikinci (Düzleştirici 2) 9.8.1995’li yıllarda teknolojik bir gelişme olarak, 1990’ların başından itibaren gelişen “www”nin icadıdır. World Wide WWW, FTP, HTTP, SSL, SMTP, POP, TCP/IP, e-posta, fiber kablolu ağlar gibi evinizden dünyanın herhangi bir yerindeki her tür bilgiye ulaşabilme teknolojisinin, iletişim yolunun açılması, paylaşımın dijital ortamda şirketler arasında kullandığı sektöründeki gelişmelerdir. (Friedman, 2010: 69-77).
Dünyayı düzleştiren üçüncü etki (Düzleştirici 3) bilgisayar ve iletişimin kutsal ruhu olarak tanımlanan internetle birlikte kâğıt kalemle yürütülen işleri artık bu işler için geliştirilen yazılımlar yapmaya başladığı dönemdir. İşinizi artık sizden daha hızlı ve hafızası daha güçlü, dünyanın her yerindeki işlerinizi de takip edebilen yazılımların geliştirilmesi dünyayı düzleştiren bir diğer etken. Hem de bunu artık sadece iş yerinizdeki işlerinizi yürütmek için değil dünyanın herhangi bir yerindeki işletmenizi de bulunduğunuz yerden yönetmek için kullanabilir bir güce sahipsiniz. Ülkenizde şirketinizin tüm muhasebe işlerini rahatlıkla bir diğer ülkedeki sizin adınıza çalışan on binlerce insana yaptırabilirsiniz (Friedman, 2010: 77-86).
Türk Hava Yollarının alanlarda gördüğümüz “Hiçbir yer uzak değil” reklam sloganı sadece bir insanın bir yerden diğer bir yere nakledilmesi değil, dünyanın düzleştiğini ve orta boydan küçük boya doğru hızla yol aldığının da bir ifadesidir.
Yazar buraya kadar olan üç düzleştiricinin bir platform oluşturduğunu ve diğer yedi düzleştiricinin işbirlikleri ve yöntem geliştirmeye dayalı olduğunu ifade eder (Friedman, 2010: 86).
Geriye kalan on düzleştiriciden dördüncüsü: Kendiliğinden Örgütlenen İşbirlikleri ve topluluklardır. Bu düzleştirici (Düzleştirici 4 ) Açık Kaynak’tır.
Açık Kaynak; dünyanın dört bir yanındaki bilgisayarla ilgili onu geliştirmeye hevesli bireylerin yenilikleri paylaşmasına ve işinizi yöneten yazılımları geliştirmenize katkı sağlayan formülleri eklemelerine izin veren bir sistem. Çığ gibi dünyanın her yerinden gelen geliştirmeler ve iyileştirmelerle, bu yazılımlar hızla yaygınlaşarak daha işlevsel hale geldi  (Friedman, 2010: 86-97).
Entelektüel ortaklıklardan doğan sinerjinin başka bir ifadesi olan açık kaynak, çözümü halka arz edilmiş sorunlar yumağının ya da bilgi alışverişinin, bizdeki karşılığı istişarenin, beyin fırtınasıyla dünya çapında o işin gönüllü iyileştirme ekiplerince çözüme kavuşturulması yoludur.
Yazar bu düzleştiriciyi mülakatlarında bir aktarımlar özetlemektedir. Sanayi devrimi sırasında buluşları ve yenilikleri niteleyen şey nasıl ki bireysel dehalarsa, bu çağda yenilikleri ve buluşları niteleyen şey, yetenekli topluluklar biçiminde çalışan insanların ortak ve katılımcı yenilikçiliğidir (Friedman,2010: 97).
On düzleştiriciden beşincisi: Dijitalleşen herhangi bir hizmet, çağrı merkezi, destek merkezi veya bilişim işi, küresel ölçekte en ucuz, en zeki ve en verimli tedarikçiye yaptırılması işi olarak dünyayı düzleştiren etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 5 ) Taşeronluk’ tur. (Friedman,2010:106-111)
Yazar bunun Hindistan’daki örneklerini vererek ABD ve diğer ülkelerdeki firmaların işlerinin bir kısmını özellikle de çok zaman alan ve maliyeti yüksek beşeri sermaye adına gerekli işlerini Hintli firmalara yaptırmalarını gösteren onlarca örnekle dünyayı düzleştiren taşeronluğun etkisini anlatır. Çalışmamızın başında da ifade ettiğimiz gibi Batılılar artık doğuda sadece değerli maden aramıyorlar, kendilerine daha az maliyetli etkili beyinleri de kullanmanın yolunu bulmuş görünüyorlar.
On düzleştiriciden altıncısı: Taşeronluk, şirketinizin kendi evinde yaptığı (araştırma-geliştirme, çağrı merkezi, borçlular hesabı gibi) belirli ve sınırlı bir işin başka bir firma tarafından yapıldıktan sonra operasyonunuza entegre edilmesidir. Bunun tersine, bir şirketin bir ülkedeki, şehirdeki fabrikasını alıp tümüyle başka bir ülkeye, şehre taşıması eylemi, dünyayı düzleştiren bir etkendir. Bu düzleştirici (Düzleştirici 6 ) Offshore’dur (Friedman,2010:116-117).
Bir şirketin aynı ürünü tamamen aynı şekilde, dama daha ucuz işçilik, daha düşük vergiler, sübvanse edilmiş enerji maliyetleri ve daha az sağlı sigortası giderleriyle üretmek için taşınması olan bu düzleştiriciyi yazar, Çin ve Tokyo’dan örnekler vererek açıklar.
Ancak yazarın bu bölümdeki kaygılarını dile getirdiği bazı düzleştirici sonuçları da vardır ki buna en güzel örneğini görüşmelerinden birindeki ifadeyi aktararak ABD şirket ve politikacılarını da uyarmadan geçemez. Bu bölüm daha çok ABD’li şirketlerin ve politikacıların offshore karşısında uyarılması ve tedbirler alınmasına yöneliktir.
“Çin bir tehdittir, Çin, bir müşteridir. Ve Çin, bir fırsattır” (Friedman, 2010: 119). Yazara göre batılı meslektaşlarından farklı olarak istediği Çinli liderlerin istediği tek şey bir sonraki kuşakta, bir ürünün Çin’de tasarlanması. Önümüzdeki on yıllardaki gidişat bu yönde. Yani önümüzdeki otuz yıl içinde, “Çin’de satılmıştır” dan, “Çin’de yapılmıştır” a, oradan “Çin’de tasarlanmıştır” a, oradan da “Çin’de hayal edilmiştir” e geçeceğiz demektir. Bu anlamda en güçlü uyarıyı da yazar Çin’in vizyon ifadesi olarak ele alabileceğimiz cümleyi 5 Kasım 2001 tarihli bir gazetenin sayfasından nakleder “Çin Her şeyin Merkezi Olacak” (Friedman, 2010;121).
On düzleştiriciden yedincisi (Düzleştirici 7 ) Tedarik Zinciri (Friedman, 2010; 129-142) ve sekizincisi (Düzleştirici 8) Insourcing’tir (Friedman,2010:142-151).
Yazar bu bölüme, ABD’li bir nakliye şirketinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve diğer dört bir yanına dağıtımı yapılan ürünlerin dağıtımını gerçekleştirdiği sistemi anlatarak başlar. Büyüklü küçüklü kutular, her indirme peronundan geçen taşıma bantlarına konuyor. Bu küçük taşıma bantları küçük derelerle birleşip büyük ve güçlü bir nehir haline gelmesi gibi büyük bantları besliyor. Haftada yedi gün, günde 24 saat, tedarikçilerden gelen kamyonlar on beş kilometrelik bu küçük taşıma bandı derelerine kutu akıtıyor. Taşıma bandı dereleri de kutulardan oluşan nehirlere dönüşüyor. Bir yandan büyük nehirlere dönüşen bantlar, oluşturulan dijital kodların da yardımıyla dünyanın diğer dört bir yanına akan nehirlere oradan da tekrar küçük derelere dönüşüyor (Friedman, 2010; 129-130).
Yazar buradaki anlatımla zihinlerimizde gittikçe küçük boya doğru giden ve düzleşen dünyanın sadece dijital ağlarla bağlı olmadıklarını, bu ve benzeri nakliye ve kargo işletmelerinin bilişim teknolojisini de kullanarak, ürünlerin dünyanın her tarafına nakledilebilir ağlarla da bağlanarak, hızlı, güvenli, maliyeti düşük taşımacılık yaparak dünyayı düzleştiren önemli bir etkeni tasvir eder. Bu olguyu özetleyen en önemli cümle ise “Arkansas’ta Suşi Yemek”’ tir. Bugün firmaların ürünlerini yukarıda sıraladığımız düzleştiricilerde açıklanan yer ve zamanda üretip dünyanın diğer bir yanında çok kısa bir zamanda ulaştırmaları bu tedarik zinciri ile gerçekleşirken, tedarikçilerin barkotlayıp fabrikalarından gönderdikleri her kutu dünyanın biraz daha düzleşmesini sağlayan küreselleşmenin nüfuz ajanları gibi işlev görmektedir. Maraş’taki bir dondurmayı Kanada’da yemek istiyorsanız bilgisayarınızı açıp, www.nokta.com adresine tıklayarak, bankanız aracılılığıyla size verilen küresel kartları kullanıp, birkaç saat içinde size ulaşmasını sağlayabiliyorsanız, ya da bu ürünü Kanada’daki müşterinize ulaştırabiliyorsanız siz de dünyanı düzleşen sürecinde yerinizi bulmuşsunuz demektir.
On düzleştiriciden dokuzuncusu (Düzleştirici 9 ) In-Forming’tir (Friedman,2010:151-160). Google, Yahoo! Ve MSN ve diğer arama motorları aracılığıyla bilginin her dilde aradığınız anda karşınıza gelebileceğini görmek gerçekten de herhangi bir yerdeki bireyin herhangi bir yerdeki bilgiye rahatlıkla ulaşabilmesi dünyanın elinizin altındaki birkaç tuştan oluşan ve araçlarla ulaşıyor olmanız dünyayı düzleştirici bir etkendir.
Herkesin her yerde, her yerin herkeste olduğu bu ağ sayesinde şimdiye kadar hiç kimsenin sahip olmadığı bilgiye ulaşma kolaylığı da informing in ne kadar etkili bir düzleştirici olduğunu gösterir. Her geçen gün bilgilerinizi rahatlıkla depolayıp paylaşabildiğiniz özellikleri ile karşımıza çıkan düzleştiricilere halk bir isim dahi takarak bir soruyu bilmiyorsanız, “Google babaya soralım” diyerek bilgiye ulaşmanın ne kadar kolaylaştığını gösterir. Yazar bunu bir akarımla, “Google kullanabiliyorsam her şeyi kullanabilirim. Google, Tanrı gibi bir şey Tanrıya kablosuz ulaşılabilir. O, her yerdedir ve herkesi görür. Dünyada herhangi bir sorununuz varsa, Google’a sorun” (Friedman, 2010: 159).   
On düzleştiriciden sonuncusu (Düzleştirici 10) Steroidler’dir. (Friedman,2010:160-172). Yazar, vücudun çalışmasında güçlendirici etkisi olan, çeşitli hormonlar içeren kimyasal bir bileşiğe benzeterek küreselleşme 3.0 ‘ı daha güçlü ve etkin hale getiren ve güçlü kılan araçlardan bahseder. Başka bir ifadeyle yukarıda sıralanan tüm düzleştiricilerin etkililiğini sağlayan hormonal bir etki gösteren steroidler, dijital, mobil, kişisel ve sanal, her gün bir yenisini gördüğümüz farklı özellikleriyle bizi 3.0 a daha da yakınlaştıran araçları kasteder.
“Dijital” demekle, kişisel bilgisayar-Windows-Netscape iş akışı devrimi sayesinde fotoğrafçılıktan eğlenceye, iletişime, mimari tasarıma, bahçe sulama tesisatına kadar tüm analog içerik ve süreçlerin dijitalleştiğini ve böylece şekillendirilebildiğini, yönlendirilebildiğini, bilgisayarlar üzerinden internet, uydu veya fiber optik hatlarla iletilebildiği söylüyor.
Sanal derken, bu sistemin temelinde bulunan tüm o dijital boru hatları, protokol ve standartlar sayesinde, bu dijital içeriğin ok yüksek hızlarda ve çok kolay biçimde ve üzerinde hiç düşünmemize gerek kalmadan şekillendirilip yönlendirildiğini ve iletildiğini dile getiriyor.
“Mobil” derken, kablosuz bağlantı sayesinde iletimin her yerden, herkes tarafından be herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden herkes tarafından ve herhangi bir aygıtla yapılabildiğini ve her yerden alınabildiğini ifade ediyor.
“Kişisel” derken de bu iletimi sizin kendiniz için ve kendi aygıtınızla yapabileceğinizi anlatıyor (Friedman,2010:162). Son yıllarda ortaya çıkan 3G mobil cihazları bu harca güç katan farklı bir gelişme olarak gösterilebilir.
Steroidleri oldukça anlamlı özetleyen bir aktarım da “Artık nereye giderseniz, çalışma masanız da beraberinizde geliyor.” (Friedman,2010: 168).

5.1.3.  Üçlü Yakınlaşma

Yazar bu bölümü Yakınlaşma I-II ve III olarak ele alıp daha önce dile getirdiği düzleştiricilerin yakınlaşmasından ve ortaya çıkan yeni oluşumlardan bahseder (bkz. Friedman, 2010: 161–173).
Yakınlaşma I, On düzleştiricinin yakınlaşmaya başlamasına yol açan gelişmelerdir.
1990’lardan beri var olduğu bilinen on düzleştiricinin bir araya gelerek daha birlikte çalışmasını kronolojik olarak tanımlar. 2000’li yıllara doğru gelindiğinde bu yakınlaşmanın (Berlin Duvarının Yıkılışı, Netscape, İş Akışı, Taşeronlama, offshore, açık kaynak, insourcing, tedarik zinciri, informing ve steroidler) oluşmaya başladığı görülür. Bu tamamlayıcı malların eş zamanlı gelişmesini de ifade eder ki, on düzleştiricinin tamamlayıcı bir şekilde birbirine yakınlaşarak çok sayıda işbirliği sağlamak üzere yeni bir küresel oyun sahası oluşturmasıdır (Friedman, 2010: 176).
Yakınlaşma II, Yeni iş uygulamalarının bir araya gelmesiyle gerçekleşir.
Yan teknolojilerin tümü ile bu teknolojilerden en fazla yararı sağlamak gereken iş süreçleri ve iş alışkanlıklarının oluşması, birbirine yakınlaşması ve bir sonraki verimlilik atılımını sağlaması, biraz zaman gerektirir. Yeni bir teknoloji hiçbir zaman yalnız başına gelmez.  Verimlilik sıçraması, ancak yeni teknoloji ile yeni iş biçimleri birleştiğinde olur (Friedman, 2010: 177).
Yazar bu yakınlaşmanın geçirdiği evrenin temelini açıklarken, küreselleşme 2.0 gerçekten de ana bilgisayarlar çağı olduğunu hareketle şöyle devam eder: bu çağ dikey bir çağdı. Komuta kontrol odaklı bir yapısı vardı. Şirketler ve şirketlerin departmanları, dikey silolar şeklinde örgütlenmişti. On düzleştiricinin, özellikle de kişisel bilgisayarlar, mikro işlemci, internet ve fiber optik hatlarla ilgili düzleştiricilerin birbirine yakınlaşması etrafında şekillenen Küreselleşme 3.0 ise oyun sahasını dikeyden yataya çevirdi. Komuta kontrolden ziyade yatay bağlantı ve işbirliğiyle harekete geçen bu yeni iş uygulamaları, kendiliğinden gelişti.
Yakınlaşma III, Küresel ofislerin oluşması ve aynı anda milyonlarla ifade edilebilecek sayıda insanın kendisini, fişi takıp diğer herkesle çalışma konusunda serbest durumda bulmasıdır (Friedman, 2010: 180-181). 1960’lardaki Hippilerden 1980’lere Yuppilere sonrasında Zippilere doğru akan bir gençliğin varlığından bahseden yazar, bunların “liberasyon çağının çocukları olarak adlandırır. Bu III. Yakınlaşma bireylerin özgür kaldığı, onları sistem dışında tutabilecek hiçbir vize görevlisinin olmadığı bir dünya.. Fişi takıp oyuna giriyorsun... (Friedman, 2010: 183-185).
Bu yakınlaşmanın ortaya çıkardığı sonucu yazar şu ifadesiyle aktarır. Dünya düzleşmiş. Üçlü yakınlaşmanın sonucundaki küresel işbirliği ve rekabet (bireyler arasındaki, şirketler ile bireyler arasındaki, şirketler arasındaki ve şirketler ile müşteriler arasındaki) sayesinde dünya tarihinde görülmedik ölçüde çok farklı köşelerde yaşayan daha çok sayıda insan için daha verimli, daha kolay ve daha sürtünmesiz bir yer haline gelmiş olmasıdır. Bu yakınlaşma sonucunda doğan olgu teknolojinin, kelimenin tam anlamıyla işin tüm boyutlarını, hayatın tüm boyutlarını ve toplumun tüm boyutlarını dönüştüreceği bir çağa girmedir. (Friedman, 2010: 197-198)  

5.1.4.  Büyük Saflaşma

Yazar, üçlü yakınlaşma sonucunda sadece bireylerin kendilerini iş dünyasına hazırlama, şirketlerin birbiriyle rekabet etme ve ülkelerin ekonomileri ile jeopolitiklerini teşkilatlandırma biçimlerini etkilemekle kalmayacağını ileri sürer. Zamanla siyasi kimlikleri yeniden şekillendirecek, siyasi partileri yeni bir biçime sokacak ve kimlerin siyasi aktör olduğunu yeniden tanımlayacaktır.(Friedman, 2010: 199)
Yazara göre üçlü yakınlaşma ardından büyük saflaşmayı da beraberinde getirecektir. Bu yakınlaşma sonucu, toplulukların ve şirketlerin kendilerini nasıl tanımladıklarını; bireylerin toplulukların ve şirketlerin nerede başlayıp nerede duracaklarını, bireylerin müşteri, çalışan hissedar ve vatandaş olarak kendi farklı bir şekilde saflaşmak zorunda. Düz dünyanın en çok rastlanan hastalığı, çoklu kimlikler olacak. Siyaset bilimi, bu çağın en hızlı büyüyen sektörü olabilir (Friedman, 2010:199-219).
Bu saflaşmada ya küreselleşmenin bu yeni yolunda siz de oyun sahasında oynarsınız ya da direnç gösterip, gücünüz yetiyorsa, kapıları kapatır, kendinizi küreselleşme 3.0’ın dışında tutarsınız. Bu hem ülke olarak hem şirket hem de birey olarak geçerlidir.

6.     Amerika ve Düz Dünya


Bu bölümü dört alt başlıkta inceleyen yazar (bkz. Friedman, 2010: 221-273)  Amerika ve Serbest Ticaret başlığında yine ülkesinin iş adamlarını ve politikacılarına ekonomi stratejilerini belirleyici öneriler getiren veriler sunar. Kritik gördüğü şu sorunun cevabını tartışan yazar, büyüyen ekonomisiyle ABD şirketlerinin offshore ve taşeronluklarını yapan Hindistan ve Çine karşı geliştirilmesi gereken ekonomik stratejinin hangi yönleriyle ülkesine katkı sağlayacağını anlatırken diğer yandan da bu katkının ülkesinin lehine dönüştürülmesi gerektiği uyarısını yapar. Soru şudur: Dünya, çok daha fazla insanın benim çocuklarımla işbirliği ve rekabet halinde olacağı şekilde düzleştiğinde de serbest ticaret bütünsel olarak Amerika’nın yararına mı olacak? Bir sürü iş başkaları tarafından kapılacak gibi gözüküyor. Hükümetimizin taşeronluğa ve offshor’a karşı duvarları yükseltmesi, tek tek Amerikalılar için daha iyi olmaz mı?   (Friedman, 2010: 223).
Yazar bu sorulara İngiliz İktisatçı David Ricardo’nun (1772–1823)[3] karşılaştırmalı üstünlüklerin serbest ticareti teorisiyle cevaplandırmaya çalışır.
Bu teoriye göre; her ülke karşılaştırmalı olarak maliyet üstünlüğüne sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşır ve bu malları diğer ülkelerin uzmanlaştığı mallarla değiş tokuş ederse, bu ticaretin tüm taraflarının he toplam gelir düzeyi yükselir hem de toplam kazanç artar. (Friedman, 2010: 224-225)
Kazan-Kazan prensibinin hala geçerli olduğu sonucuna ulaşan yazar, zippi gençliğin gelecekte Amerikalı gençlerin ulaşamayacağı niteliklere sahip olduğuna ilişkin kaygısını şu ifadelerle dile getirir. “Asla unutmayın: Hintliler ve Çinliler bizimle dibe vurmak konusunda yarışmıyorlar. Tepeye varmak için yarışıyorlar (Friedman, 2010: 231).  Yazar bu kaygısının ardından ülkesine şu mesajı ulaştırır. Başarıya giden yol, sizi bir yerlere bağlayan demiryolunu engellemekten geçmez. Daha büyük ve daha gelişkin pastadan size ve toplumunuza düşen payı talep etmenizi sağlayacak alanlara yatırım yapmaktan ve vasıflarınızı artırmaktan geçer. (Friedman, 2010: 234)
Dokunulmazlar[4] Hindistan’da kast dışı sayılan ve kast sistemine göre en aşağı tabakada, kirli sayılan insanlardır. Hindistan’daki sosyal tabakaların en aşağısında bulunan bu sınıfın dünya düzleştikçe tersine döneceğini anlatırken yazar, dokunulmazlığa yüklediği anlam açısından bakıldığında, işleri taşeronlara verilemeyen insanlar olarak anlatılmaktadır.
Herkes dokunulmaz olmak istemeli diyerek devam eder yazar ve şu dikkati çeken hatırasını aktarır. Çocuklarına hitaben, “Kızlar, ben çocukken ailem bana hep, Tom, yemeğini bitir. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar açlıktan kırılıyor” derdi. Ben size şunu tavsiye ediyorum: Kızlar, ödevinizi bitirin. Çin’deki, Hindistan’daki insanlar işsizlikten kırılıyor.” (Friedman, 2010: 235)
Bu bölümde dikkati çeken bir diğer konu yazarın düz dünyada geleceğin insanlarına verdiği çarpıcı bir mesaj olan dokunulmazlık kavramına yüklediği anlamla sınıflandırmasıdır. Dokunulmazlar dört ana kategoriye ayrılır: “Özel” işçiler, “Uzman” işçiler, “demirbaş” işçiler ve “koşullara uyan” işçiler (Friedman, 2010: 236).
Özel işçiler; Sundukları mal ve hizmetler için küresel bir Pazar bulur ve dünya büyüklüğünde para kazanırlar. Onların işleri asla taşerona yaptırılamaz.
Uzman İşçiler; Bütün bilgi işleri için geçerli işlerdir. Bunlar çok talep edilen ve yeri doldurulamayan niteliktedir.
Demirbaş İşçiler; hizmet sektöründeki işçilerin yaptığı işlerle ilgilidir. Müşteri ile yüz yüze teması gerektiren işlerdir.
Koşullara Uyan İşçiler; Sürekli değer yaratabilen, sürekli yeni nitelikler, yeni bilgiler ve ilgi alanını yenilik ekleyen, öğrenmeyi öğrenen işçilerdir. (Friedman, 2010: 236-237).
Bu işler, yeri doldurulamayan işlerdir bilgi ve teknolojinin sınırlarını ne kadar zorlarsak, makinelerin yapabildikleri ne kadar karmaşıklaşırsa, uzmanlık eğitimi almış olanlar ya da öğrenmeyi öğrenme yetisine sahip olanlar daha çok talep edilecek ve daha iyi ücret kazanacak. Bu beceriye sahip olmayan ve koşullara uyum sağlamayan daha çok insansa daha az kazanacak. İstenilmeyen şey, yeri doldurulabilecek bir işte çalışmaktır. (Friedman: 2010: 237)
Bölümün diğer başlığı Sessiz Krizde (Bkz. Friedaman,2010: 247-272) yazar, Amerikalıların bir spor müsabakasındaki karşılaştığı mücadeleden çıkarımla, diğer dünya ülkelerinin artık ABD ile başa baş rekabet edebilecek düzeye geldiklerini gösteren bir örnek verir (Friedman, 2010: 247). Amerikalı gençlerin bir eleştirisini yapan yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da, üçüncü kuşağa gelince tüm mal varlığını tüketmeye başlayan klasik zengin aileleri hatırlatan bir şeylerin olduğunu ifade ederek üç nesil ayrımı yaparak bugün ABD’nin geldiği noktayı açıklar: Bu ailelerde birinci kuşak, toprağı tırnaklarıyla kazıyan yenilikçilerdir. İkinci kuşak, öncekilerin yaptıklarını ayakta tutar. Sonra bunların çocukları gelir. Bu üçüncü kuşak ise şişmanlar, aptallaşır, tembelleşir ve her şeyi yavaş yavaş tüketir. (Friedman, 2010: 258-249). Diğer taraftan da ülkesinin büyüklüğü ve güçlü olduğu, yeter ki Amerikaların gerektiği kadar Amerika kültürünü sağlamlaştırıcı ve yaşatıcı çalışmalara devam etsin.
Amerika’nın içten içe ve hissedilmeyen bir kriz yaşadığını gerekli tedbirler alınmazsa dünyanın düzleşmesinin gittikçe ülkeyi tehdit eden bir hal alacağı düşüncesini paylaşır. Burada çarpıcı olan bilgilere baktığımızda Amerika’nın fen ve mühendislik alanlarındaki nitelikli elaman yetiştirmede eskisi kadar yüksek performans sağlayamadığı öz eleştirisidir. Bir asırdan fazla zamandır ABD kendini ilk kez bilimsel keşifler, yenilik ve ekonomik gelişme alanında diğer ülkelerin gerisinde kalmış bulabilir. Bu “Mükemmel Fırtına” öncesindeki sessizliktir. Sükûnet sizi yanıltmasın. Yol değiştirmek için doğru zaman, fırtınanın kopmak üzere olduğu an değil, ası böyle zamanlardır. Eğitim sistemimizin “küçük karanlık sırlarını” ele almak konusunda kaybedecek zamanımız yok (Friedman, 2010: 250-252).
Friedman bu küçük karanlık sırlarını bu bölümden aldığımız ve konuyu özetleyen satırları aktarmakla yetineceğiz:
Sayısal Fark, eğitimli ve kalifiye insan, aktif iş ve bilim dünyasındaki insan sayısıdır, başka bir ifade ile beşeri sermaye ve entelektüel sermayenin sayısal olarak diğer ülkelerle kıyaslanarak ortaya çıkan azlık ya da çokluktur. Yazar, bu konuyu açıklamak için diğer ülkelerle ilgili bir takım istatistiksel verileri sunar. Örneğin, tüm dünyada 2.8 milyon lisans diploması verildiğini bunun 1.2 milyonunun Asyalı öğrencilerden oluştuğunu, Asya ülkelerindeki üniversitelerin ABD’ye oranla sekiz kat daha fazla lisans diploması verdiğini belirtir (Friedman, 2010: 253-257).
Hırs Farkı; 2004 yılının kışında Tokyo’da Nomura Araştırma Enstitüsü baş ekonomisti Richard C. Koo ile çay içtim. “Düzlük Katsayısı” tezimi Richard üzerinde denedim. Buna göre bir ülke ne kadar düzse, yani doğal kaynakları ne kadar azsa, o ülke düz dünyada o kadar iyi konumda olur. Düz bir dünyada ideal ülke, hiç doğal kaynağı olmayandır, çünkü doğal kaynağı olmayan ülkeler kendilerini keşfetmeye çalışır. Bu ülkeler petrol kuyusu kazmak yerine, insanlarının enerjisini, girişimciliğini, yaratıcılığını ve zekâsını harekete geçirmeye çalışır. Genç Çinliler, Hintliler ya da Polonyalılar bizimle dip için yarışmıyorlar. Zirve için yarışıyorlar. Değil bizim için çalışmak, biz bile olmak istemiyorlar. Bizden üstün olmak istiyorlar. Tüm dünyada insanların hayranlık duyacağı ve çalışmak isteyeceği geleceğin şirketlerini yaratman istiyorlar. Şu ana kadar geldikleri yerden kesinlikle memnun değiller (Friedman, 2010: 257-262).
Eğitim Farkı; İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş bir iş gücü olmaksızın uluslararası rekabette kaybedilen işler için savaş umamayız. Artık ülkeler, paranın izini sürmüyorlar, beyinlerin izini sürüyorlar. İntel kurumsal ilişkiler direktörü ve şirketin fen eğitimini geliştirme girişimlerinin sorumlusu Tracy Koon, “Fen ve matematik, teknolojinin evrensel dilidir”. Teknolojimizi ve yaşam standardımızı yönlendirir. Çocuklarımız bu evrensel dili bilerek büyümezlerse, rekabet edemezler. Biz başka bir yerde üretim yapmıyoruz. Benim şirketim burada kuruldu. Bizim iki hammaddemiz var: kum ve yetenek (Friedman, 2010: 262-269).

7.     Bu Bir Tatbikat Değil (s: 273-302)

Yazar bu bölümde, düzleşen dünyanın getirdikleri ve getireceklerini düşünerek yine ülkesinin politika yapanlarını ve şirketlerini uyarmaya devam etmektedir.
Dünyanın düzleşmesi, ABD’nin önünde uzun vadede derin ve kapsamlı etkileri olan fırsatlar ve tehditler getiriyor. Bu yüzden de işleri eskiden olduğu gibi yapma becerimiz, yeterli olmayacak. Düz dünya şu an odanın içindeki fil gibi. Mesele, onun bize ne yapacağı ve bizim ona ne yapacağımız. Bizim bir şeyleri daha farklı yapmamız lazım. Neleri korumalıyız, neleri atlamalıyız, neleri benimsemeliyiz, neleri bünyemize almalıyız, nerelerde çalışmamızı ikiye katlamalıyız ve nerelere yoğunlaşmalıyız; karar vermemiz gerekiyor (Friedman,2010: 273-277).
Yazar, düzleşen dünyada herhalde ülkesinin son zamanlarda diğer ülkelere karşı uyguladığı (Irak, Afganistan, İran örneğinde olduğu gibi) uygulamaları üstü kapalı eleştirerek “Merhametli düzleşme” olarak adlandırdığı yaklaşımı önerir. Politikalarını şu beş bileşen etrafında toplamaları gerektiğinin altını çizer. Bunlar: Liderlik, Kas Geliştirme, Koruma, Sosyal Eylemcilik ve Ana Babalık’tır.
İnsanlar, bir eğitim farkının ortaya çıktığını, hırs farkının olduğunu ve bizim sessiz bir kriz yaşadığımızı fark etmezse, düzleşmeye karşı ulusal bir strateji geliştirmemiz mümkün değildir. Bizim hem açıklama yapmaya hem de ilham vermeye yetkin ve istekli politikacılara (Liderlere) ihtiyacımız var. Hiç biri kurum, ciddi bir sorun yaşadığına ve ayakta kalabilmek için farklı bir şeyler yapması gerektiğine inanmadıkça köklü değişiklikler yapmaz (Friedman, 2010: 277-279).
Yazar, düz dünyanın yeni işçi ve işveren anlayışındaki değişikliği de kastederek beşeri sermayenin ve entelektüel sermayenin önemini vurgular. Buna göre, düz dünyanın düşünme şeklinde göre bireysel olarak işçi kendi kariyerini, risklerini ve ekonomik güvenliğini yönetme sorumluluğunu giderek daha fazla üstlenir. Hükûmetin ve şirketlerin göreviyse işçilerin bunu yapabilmek için gerekli kasları geliştirmelerine yardım etmektir. İşçilerin en çok ihtiyaç duyacakları “kaslar”,  ömür boyu öğrenme sürecine uygun taşınabilir ve ek menfaatler (sigorta, emeklilik, ücret dışı kazanç vb.) dir. Eğer tüm dünyanın entelektüellerinin kaymak tabakasını alabilirsek, bu Amerika için daime net bir getiri olacaktır. Eğer düz dünya tüm bilgi havuzlarının birbirine bağlanması ise, biz kendi bilgi havuzumuzun en büyük havuz olmasını isteriz. Biz küresel yetenek avındayız. O halde en iyileri elimizde tutmak için ne yapabilirsek yapmalıyız… (Friedman, 2010: 289).
Yazar koruma ile ilgili olarak insanları çalışmaya teşvik edecek, sigorta kurumlarının yapılanmasından bahseder ve sosyal eylemcilikle ilgili olarak da; şirketlerin, düz dünyada sadece güçlerinin değil, aynı zamanda sorumluluklarının da farkına vardıkları büyük bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Merhametli düzleşme yanlıları öylece oturup durmanın ve geleneksel sağ-sol ayrımları ile tüketiciye karşı şirket bakış açısıyla düşünmenin zamanının artık geçtiğine inanıyor. Bunun yerine klasik korumacılığa yönelmeden, düz dünyanın en kötü özelliklerine karşı tüketici-şirket işbirliğinin nasıl iyi bir koruma sağlayabileceği üzerinde kafa yormalıyız (Friedman, 2010: 293-298).
Ana-Babalı yapmak, yazarın merhametli düzleşmeyle ilgili tartışmasının ailelere yönelik olarak geliştirdiği düz dünyada ki görev tanımıdır.
Bireyleri düz dünyaya uyum sağlamasına yardımcı olmak, sadece hükûmetleri ve şirketlerin değildir. Aynı zamanda ana babaların da görevidir. Onların da çocuklarının nasıl bir dünyada yaşadığını ve ayakta kalabilmek için neler yapmaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Zor bir aşkı idare etmeye hazır yeni nesil ana babalara ihtiyacımız var. Gençlerimizi, kendilerini rahat hissettikleri alanın ötesine geçmeye ve doğru hareket etmeye zorlamamız, uzun vadede başarı elde etmek için kısa vadede biraz sıkıntı çekmeye razı olacak şekilde yetiştirmemiz gerekmektedir. (Friedman, 2010: 298-301).

8.     Gelişmekte Olan Ülkeler ve Düz Dünya

Yazarın bu bölümünü (bkz. Friedman, 2010: 305-330), bölümü ve belki de kitabı boyunca ülkesini uyarmaya çalıştığı ifade, özellikle gelişmekte olanların durumunu anlatan manidar cümlesi şudur; Bir zamanlar kurtlardan korkardık. Sonra kurtlarla dans etmek istedik. Şimdi kurt, biz olmak istiyoruz (Friedman, 2010: 306). Dünyanın her yerine düz dünyayı okuyan ülkelerden onların geleneklerini de taklit eden şirketlerin varlığını haberdar eden yazar bunun için, Çin tarafından Mısır’a ithal edilen, geleneksel fenerlerin, pille çalışanlarını satmaya çalışmasını da örnek verir.
İçe bakışını ve kendi gerçeğini itiraf ederek acımasızca düz dünyanın neresinde olmaları gerektiğini açıklayan yazar, ülkelerin, insanlarıyla, liderleriyle kendine karşı dürüst olmalı ve diğer ülkelere ve on düzleştiriciye göre tam olarak hangi konumda bulunduğuna bakmalıdır. Hiçbir ülke bulunduğu yerin ve yapabileceklerinin röntgenini çekmeden gelişemeyeceği için, her ülkenin içe bakış yeteneğine sahip olması gerekir (Friedman, 2010: 308–309).
Artık ülkeler toptan reform anlayışından uzaklaşmalı, düz dünyada, perakendeci olmak ve kalkınmayı bireylere kadar indirerek onların da düz dünya ile rekabet edebilecekleri yenilikleri reformları gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Şirketlerini, vatandaşlarını düz dünyanın imkânlarından yararlanacak yasal düzenlemeleri gerçekleştiremeyen ülkeler bu gelişmelerin ardında kalacakladır. Gelişmekte olan her ülke şu sorulara doğru yanıt vermek ve çözüm bulmak zorundadırlar. 1) Yerel kurallar, yasalar ve ruhsat ücretleri çerçevesinde yeni bir iş kurmak, 2) işçileri işe almak ve çıkarmak,3) bir sözleşmenin yerine getirilmesini sağlamak, 4) kredi bulmak, 5) başarısız veya iflas eden bir şirketi kapatmak. Bunları gerçekleştiren, kolaylaştıran her ülke perakende reform yapmaya çalışan ve düz dünyada yerlerini bulacak ülkelerdir. Diğerleri ise düz bir dünyada işleri yolunda gitmeyecek ülkelerdir (Friedman, 2010; 311-313).
Bazı ülkelerin düz dünyayı iyi okuyup anlarken bazılarının neden bunu gerçekleştiremediklerini sorgulayan yazar Kültür kavramını ve kültürselleşmeyi tartışarak şu sonuca ulaşmaktadır. Toplumların kültürel yapılarının düz dünyayı anlama ve orada yer almayı olumlu ya da olumsu etkilediğini düşünür. Kültürün içe ve dışa dönüklüğünün bu ülkelerin gelişmişliklerini dolayısıyla düzleşen dünyada rol alan diğer ülkelere nazaran daha çabuk zenginleştiğini açıklamaya çalışır. Yazara göre, şu soruların cevabı ülkelerin kültürleri aracılığıyla ya düz dünyaya kapalı hale geldiklerini ve fakirleştiklerini ve fakirleşeceklerini, ya da düz dünyada yerlerini alarak gelişeceklerini ileri sürer. Kültürünüz içe mi dışa mı dönük? Yani; yabancı fikirlere, yabancı etkisine ne ölçüde açık? İyi kültürselleşebiliyor mu?, İçe dönüklüğü ise şu sorularla açıklar, ulusal birlik duygusu, kalkınmaya yoğunlaşma duygusu ne ölçüde? Yabancılarla işbirliği yapma konusunda toplumun kendine güveni var mı? Toplumun elitleri ne ölçüde geniş kitlelerin hayatına ilgi gösteriyorlar. Memleketlerine yatırım yapmaya ne kadar hazırlar? Yoksa fakir vatandaşlarına kayıtsızlıkla yaklaşıp başka ülkelerde yatırım yapmakla daha mı çok ilgileniyorlar?
Kültürünüz ne kadar doğal olarak kültürselleşiyor, yani yabancı fikirleri ve en iyi uygulamaları alıp kendi gelenekleriyle birleştiriyorsa, düz dünyada o kadar büyük avantaj yakalarsınız (Friedman, 2010; 319-320).
Friedman bu bölümde biraz da yanlı olarak Müslüman ülkeleri eleştirme yolunu tercih etmektedir. Hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ülkelerini diğer ülkelerin kültürlerine karşı kapalı tutmaya çalışan, milli duyguları yüksek, yabancılara temkinli yaklaşan, kültürel değerlerine sadık olan, milliyetçi düşünceleri eleştirerek üstü kapalı bir şekilde, ABD’li şirketlere ekonomik kazanç yolunu açma isteğini de dile getirdiğini düşünüyoruz. Başka bir ifadeyle, Batı kültürünü üstün görerek bu kültürü kabule hazır hale gelinmesi yolunda telkinler hissedilmektedir.
Elle tutulamaz şeyler, ülkelerin gelişmelerini konumuz itibarıyla düz dünyada yer almalarını ya da almamalarını sağlayan şeydir. Ekonomik başarı için toptan reform, ardından perakende reform, iyi yönetişim, eğitim, altyapı ve kültürselleşme becerisi ile gerçekleştiğini ancak bunu gerçekleştirme becerisini gösteremeyen ülkelerin bu potansiyelleri olmasına rağmen ülkelerindeki devlet yapısından, politikacıların, yöneticilerin ve halkın genel olarak ahlaki tutum ve değerlerinden kaynaklanan elle tutulamayan nedenler olduğu sonucuna ulaşan yazar, ekonomik gelişme için bir toplumun bir arada durma ve fedakârlık yapma yeteneği ve isteği ile cebini doldurmaya ya da statükoyu korumak yerine elindeki gücü değişim için kullanan vizyon sahibi, ekonomik gelişme için ne yapılması gerektiğini bilen liderlerin varlığını gösterir. Bazı ülkeler görevde bulundukları süreyi, ceplerini doldurmak yerine ülkesini modernleştirmeye çalışarak geçiren liderlere sahip. Bazı ülkeler ise cebini doldurarak bu zenginlikleri İsviçre’de emlak yatırımı yapan rüşvetçi elitlere sahip. Elle tutulamaz olanlardan bir başkası da, kültürünüzün eğitime ne kadar değer verdiğidir. Diğer elle tutulamaz olarak tanımladığı unsurları yazar özlü sözlerle özetler, Rubio’dan naklen Özgüven eksikliği, bir ülkenin geçmişini ağzında sakız etmesine neden olur, Will Rogers’ten naklen ise, Doğru yolda olsanız bile orada oturup kalırsanız sizi geçerler (Friedman, 2010: 324-330).

9.     Şirketler ve Düz Dünya

9.1.         Şirketler Ne Yapıyor?

Ülkelerin yapmaları gereken genel yaklaşımları önceki bölümlerde tartışan yazar burada şirketlerin düzleşen dünyada ne yapıyor olduklarını da ele alır. Değişen ve kendini geliştiren şirketlerin büyümek ve gelişmek için, nasıl değişmeleri gerektiğini ve yapılarını da buna uyarlamaları gerektiğini ifade eder. Bu gelişmeyi ve değişmeyi anlatırken üçlü yakınlaşmaya atıfta bulunarak yedi temel kuralı gerçekleştiren şirketlerin gelişim ve değişim göstererek büyüyebileceklerini anlatır (Friedman, 2010, 333). Bu kurallar ana başlıklarıyla şunlardır:
1.          Dünya düzleştiğinde, siz de düzleştiğinizi hissedince bir kazma alıp kendi içinizi kazın. Duvarlar örmeye çalışmayın
2.          Küçük, büyük oynayacak… Düz dünyada küçük şirketlerin gelişmesinin bir yolu, büyük oynamayı öğrenmektir. Küçüklerin büyük oynamasının anahtarıysa daha ileriye ve daha derine, daha süratli ve daha kapsamlı gidebilmek için yeni işbirliği araçlarından daha hızlı faydalanmaktır.
3.          Büyük, küçük oynayacak… Büyük şirketlerin düz bir dünyada gelişmeyi öğrenmek için izlemesi gereken yol, müşterilerinin büyük düşünmesini sağlarken, küçük şirketler gibi davranmayı öğrenmektir.
4.          En iyi şirketler, en iyi işbirlikçilerdir. Düz dünyada giderek çok daha fazla iş, şirketler arasındaki işbirliğiyle gerçekleşecek. Bunun çok basit bir nedeni var: İster teknolojide olsun, ister pazarlamada, biyo ilaçta, üretimde, değer yaratımının bir sonraki katmanı o kadar kompleks olacak ki hiçbir şirket veya departman tek başına bu sürece hâkim olamayacak.
5.          Düz bir dünyanın en iyi şirketleri, düzenli röntgen çektirip sonuçları müşterilerine satarak sağlıklı kalmaya devam edenlerdir.
6.          En iyi şirketler küçülmek için değil, kazanmak için taşerona iş veriyor. Çalışanlarını işten çıkararak tasarrufta bulunmak için değil, daha hızlı ve daha ucuza buluşlar yaparak büyümek, Pazar paylarını artırmak, farklı alanlardaki uzmanlardan daha çok yararlanmak için taşerona başvuruyorlar.
7.          Taşeronluğu (vergi kaçırmak ya da ülkesine ihanet için değil) idealistler de yapabilirler. (Friedman, 2010: 333-358)

10.  Jeopolitik ve Düz Dünya

10.1.   Düz Olmayan Dünya

Yazar bu bölümde düzleşen dünyanın düzleşmesinden yararlanacak olumsuzluklardan, bu düzleşmeyi engelleyecek olaylardan ve düzleşen dünyadaki sorunları aşabilmenin yollarını tartışmaktadır (Friedman, 2010: 359-428).
Düzleşen dünyanın ihtiyacı olan en önemli olgunun düz dünyada olanlarla olmayanlar arasındaki çizginin, umut çizgisi olduğunu, umudun dünyadaki jeopolitik istikrar için hayati önem taşıdığını açıklar. Bunun için dünyanın işbirliğine giderek, düzleşen dünyadaki dengenin ve paylaşımın sağlanması gerektiğini savunur. Nitekim umudu olanlarla umudu olmayanların varlığı ve bunlar arasındaki fark ne kadar fazla ise düzleşmenin önündeki engelde o kadar çok olduğunu vurgulayan yazar, Afrika’da, Hindistan’da, Çin’de yaşayan ve dünyada bir şeyleri başarmanın ötesinde bunun umudunu dahi taşımayan inşaların varlığından örnekler vererek düzleşen dünyanın önündeki büyük sorunlardan bahseder ve işbirliklerini bu sorunları çözmek için kullanılması gerektiğini salık verir (Friedman, 2010: 361–371).
Elbette yazarında ifade ettiği şekliyle, siyah ve beyaz ayrımı gibi düz dünya ya da düz olmayan kesin hatlarıyla birbirinden ayrı iki dünya söz konusu değil. Bu ikisi arasında oraya ya da buraya yakınlıklar arasında kalanlar da bulunmaktadır. Düzleşen dünyaya yakın ancak bunun nimetlerinden yararlanamayan insanların başkaldırılarını da düzleşen dünya treninde yer alamamaları olduğunu söyleyen yazar, bu insanları küreselleşme trenini durdurmak niyetinde olmadıklarını aksine kendilerinin de binmek istediklerinde kaynaklandığını belirtir (Friedman, 2010: 371–381).
Düz dünyanın hedeflenmeyen bir diğer sonucu olarak birbirine daha çok yakınlaşan, diğerlerinin kültürünü tanıyan diğerlerini bazen yakınlaştırsa da hayal kırıklığına uğratan sonuçlarının olduğunu da ifade eden yazar, insanların kendisini diğer insanlarla kıyaslama imkânı bulduğunu bunun da kimi zaman hayal kırıklığına neden olduğundan bahsetmektedir.  Bu hayal kırıklığının terörizmi besleyen damarlar olduğunu ima eder (Friedman, 2010: 381–395).

10.2.   Dell Çatışma Önleme Teorisi

Yazar bu bölümde özellikle düzleşen dünyanın gidişatını durduracak savaş ve diğer ülkeler arasındaki çatışmaların birbirleriyle ticaret yapmanın ötesinde birbirlerine düzleştiricilerden herhangi biri ile birbirine bağlı olan ülkelerin asla savaşamayacağını iddia eden dell teorisini açıklar. (Bzk. Friedman, 2010 402-425) Büyük küresel tedarik zincirlerinin içinde yer alan insanlar, artık eski zaman savaşlarını istemiyorlar. Anında mal ve hizmet dağıtımı yapmak ve bununla birlikte gelen hayat standardındaki yükselişin keyfini çıkarmak istiyorlar. İşçileri ve sanayileri büyük bir küresel tedarik zincirine dâhil olan ülkeler, o tedarik zincirindeki yerini uzun bir süre için kaybetme riskini almadan, sanayilerini ve ekonomilerini aksatıp bir saat, bir hafta ya da bir ay savaş molası veremez. Bütün doğal kaynaklardan yoksun bir ülke için küresel tedarik zincirinin bir parçası olmak, hiç tükenmeyen petrol bulmak gibidir.  Savaş için böylesi bir zincirden ayrılmak, petrol kuyularınızın kurumasına ya da birinin onların içine çimento boşaltmasına benzer (Friedman, 2010: 408-409).
Ancak yazarın küresel tedarik zincirindeki her geçen gün gerçekleşen büyük saflaşmanın getirebileceği düz olmayan dünyaya hâkim olmak ve onların dünyalarını da kendi çıkarları doğrultusunda düzleştirmeye yeltenecek süper güçlerin olabileceğini ihmal etmiş olduğunu görülmektedir. Nitekim ABD’nin diğer ülkeler üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyetin görünen masum yüzü her ne kadar bu ülkelerin de düzleşmesine katkı olsa da arka planda küresel tedarik zincirindeki yerini güçlendirmek isteyen, şirketlerin devletler üzerindeki lobi faaliyetlerini de gözden kaçırılmaması gerektiğini söyleyebiliriz.
Savaşı engelleyen güçlerinde devletlerin değil de şirketlerin olması ki örneğin 2002’de Hindistan Pakistan nükleer krizi örneğinde olduğu gibi General Electric tarafından engellenmiş olması eğer bu ülkeden sağladığı gelirlerin azalması halinde bunun aksine bir yol takip etmeyeceğini kim garanti edebilir?
Yazarın kitabında yanlı bir tutumla Hindistan’ın dokunulmazlarına kendi ürünlerinin ticari kullanım alışkanlıkları kazandırmanın bir meziyet olduğunu, bu insanların küreselleşme trenini durdurmak için değil inmek için seslerini yükselttiklerini anlatırken, Afganistan, Pakistan, İran, Filistin, Irak gibi ülkelerdeki hiçbir şekilde ne o insanları bulundukları yönetim ne halk tarafından tasvip edilemeyen tarzdaki eylemlerini küreselleşmenin baş düşmanı ilan etmesi ve küresel treni durdurma yönelik hareket olarak algılaması da dikkat çekicidir. Terörü İslam dünyasından bir yandan geldiğinde lanetleyen ve savaşlar açan küresel süper aktörlerin, kendi zincirlerini güçlendirecek PKK gibi terör örgütlerini sözde kınamaları, İsrail’in Filistin halkına yaptığı terör hareketlerini görmezlikten gelen tutumundan hiç bahsetmemektedir. Düzleştiricilerin kontrol edilemeyen biçimde bu gruplarca internetin kullanılması bir silahın hem avcı hem katil tarafından kullanılmasına benzer. Ancak sorgulanması gereken bazen küreselleşmenin nimetlerini beklenenin dışında kullanan gruplar tarafında bazen de karşısında olmak ne kadar etik ve ahlakidir? Zenginliğin ve refahın sadece küresel aktörlerin onayladıkları kabullenmeyi gösterenlere sunulacak gerektiğinde Arkansas’a kadar ulaştırılan Suşi ikramı, düzleştiricilerin süper aktörlerince onaylanmadığın da ise yıllarca süren abluka haline gelmesi ne kadar kabul edilebilir?

11. Sonu: Hayal Gücü

11.1.   9/11’e Karşı 11/9

Kitabın çevirmenince aktarıldığı şekliyle yazar, 11 Eylül’le olan tarih simetrisini kullanıyor. Amerikalıların tarihleme sistemine göre, 11 Eylül, 9/11; Kasım, 11/9 Şeklinde yazılıyor. Kabala ise, kutsal metinlerin özel bir şifreyle yazıldığına ve bu şifrelerin çözülerek geleceğin öngörülebileceğini inanılan Yahudi mistizmini. (Friedman, 2010: 55).
Berlin duvarı 9/11’de 1989 da yıkıldı. Kuleler 11/9’da 1999’da yıkıldı. Berlin duvarının yıkılışını isteyenlerin hayali ile kuleleri yıkanların hayalini karşılaştıran yazar, bunu David Neeleman ve Usama bin Ladin’in havacılık şirketine sıfırdan giren bu iki kişinin ulaştığı sonuçları göstererek aktarır. Neeleman ve Ladin 1999 yılında havacılık şirketi kuran iki insan. Neelamen elde ettiği sermaye ile havayolu şirketleri kurdu. Her ikisinin de hayali New York’a inmekti diyor yazar, Neeleman “Aynı yükseklik. Farklı yaklaşım” sloganı JFK havaalanına, Ladin ise “Allah büyüktür” slogan ile Manhattan’a (Friedman, 2010: 431).
Yazar, şu kritik soruyla hayal gücünün dünyanın vazgeçemeyeceği, ancak olumlu, hayatı takdir eden hayalleri kastettiğini açıklayarak sorar: Toplumunuzun hayallerimi hatıralarından daha çok, yoksa hatıraları mı hayallerinden daha çok? (Friedman, 2010: 437).
Hatıraların hayallerden fazla olduğu toplumlarda, vaktini geriye bakmakla geçiren gereğinden çok insan vardır. Bu insanlar saygınlığı, takdiri, kendine değer verme olgusunu günümüzde değil, tarihte bulurlar. Çoğunlukla da bu tarih, sahici olmaktan ziyade hayal ürünü ve süslenmiş tarihtir. Böylesi toplumlar tüm hayal güçlerini, tahayyül ürünü tarihlerini olduğundan daha güzel kurgulamaya adar, sonra da daha iyi bir gelecek hayal edip bu uğurda harekete geçmek yerine, tespih taneleri gibi o tarihe takılı kalırlar.(Friedman, 2010: 438)
Yazarın bu bölümde anlatmak isteği öz cümleyi kendi ifadelerinde bulmak mümkündür. Dünyayı düzleştirmenin iki yolu vardır: Biri, herkesi aynı düzeye yükseltmek için hayal gücünüzü kullanmak, diğer, herkesi aynı düzeye indirmek için hayal gücünüzü kullanmak (Friedman, 2010: 434).
9/11 e karşı 11/9’da e-Bay. Yazarın ele aldığı bir diğer hayal gücünün parasal alanda geliştirilen e-bay uluslararası sanal bir banka gibi çalışır ve milyonlarca üyesi ile sistem düzleştiricinin steroidi olarak fonksiyon göremeye devam eder.
Amerikalı yazarın gözde ülkesi Hindistan 9/11-11/9 başlığının bir diğer konusu. Dünyanın en büyük Müslüman nüfusa dâhil ülkesinin 150 milyon kişi ile Hindistan olduğunu söyleyerek, el-kaide terör örgütü ile Hintli Müslümanların neden benzer davranışlar sergilemediğini sorgular. Bunun cevabı farklı ortamlar, farklı anlatılar ve farklı hayallerdir.
Dünyanın düzleşmeyen ülkelerin başında petrolün lanetinin olduğunu ifade eden yazar, petrol devletlerini yöneten monarklar ve diktatörler, doğal kaynakları kullanarak zengin olabilir ve vatandaşlarının doğal becerilerini ve enerjilerini kullanan yöneticilerin aksine, sonsuza kadar başta kalabilirler. Petrol parasını kullanarak ordu, polis, istihbarat örgütleri gibi iktidar araçlarını tekellerine alıp hiçbir zaman şeffaf ve veya iktidarın paylaştığı bir ortam yaratmayabilirler. Yapmaları gereken tek şey petrolün musluğunu ele geçirmek ve onu elde tutmaktır. Hiçbir zaman vatandaşlarından veri almak zorunda kalmadılar. Bu yüzden yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki, çarpık hale geldi. Vergi olmadan temsil de olmaz. Arap dünyasında yaratıcılığın ve hayal gücünün petrolün az olduğu bölgelerde daha çok olduğuna dikkat çeker (Friedman, 2010; 446).
Yazar sonuç paragrafında: dünyanın düzleşmesiyle karşımız yeni tehditler, fırsatlar ve ortaklılar çıkıyor bu yeni duruma ayak uyduracak nesiller yetiştirilmeli. Doğru hayaller doğru motivasyon yaparak her sabah kalkıp sadece nelerin daha iyi yapılabileceğini hayal etmekle yetinmeyip bu hayaller doğrultusunda harekete geçenlerin nesline dünyanın çok ihtiyacı vardır. (Friedman, 2010: 454-455)

12. Dil ve Üslup:

Yazarın dili akıcı ve anlaşılırdır. En azından bu şekilde tercüme edilmiştir. Kitap her kesimden insanın rahatlıkla anlayacağı bir üslupla yazılmıştır.

13. Değerlendirme:

Bölümlerin özetleri ve aralarında yaptığımız değerlendirmelere ek olarak şunu ifade etmek isteriz.
Kitap ciddi anlamda derinlemesine bir analiz yapılarak okunduğunda, gelecek yüzyılın dünyasının nasıl yapılacağına ilişkin veriler içermekte yöneticilerin, uygulayıcıların ve akademisyenlerin eğitime ilişkin geliştirecekleri stratejiler belirlemesinde yardımcı olacak öngörüler içermektedir. Hızla değişen ve gelişen dünyanın bugün karşılaştığı “düzleşme” nin bir fırsat olarak algılanmasını sağlayan kitap ABD şirketleri ve bunlarla işbirliği yapan diğer ülkelerin övgüsünü abartılı bir şekilde vermektedir.
Ancak kitabın ABD’nin gücü ve dünyayı yöneten bir güç olarak sık sık lanse edildiğine de şahit olmaktayız. AB ülkelerinden hemen hemen hiç bahsetmezken özellikle uzak doğunun gelişmekte olan ülkelerinin örneklerle desteklenmesi ve onları ABD ye yakınlaştırıcı üslupla yazılmış olması dikkat çekicidir.
Türkiye’den sadece Usame bin Ladin’in içtiği kahvede, sinagogdaki patlamanın ardından özür dileyen el-kaide üyesi gencin babasından bahsederken, küreselleşen dünyada ülkemize biçtiği rol AB’nin yaşlılarına bakan hastabakıcılıktır.
Thomas L. Friedman kitabı, takdire değer bir üslupla, Amerikalıları motive eden, onlara dünyanın gidişatı hakkında ipuçları vererek yatırıma yönlendiren, ABD politikalarına uyanların mutlu ve refah içinde olacağını söyleyen, onun dışında bu isteklere ve girişimlere karşı gelen ülkelerin zenginleşip büyüyemeyeceğini söyleyen bir anlatımla yazmıştır.
Bu kitaptan alınacak en güzel ve en önemli sonuç ülkemiz açısından bizim de, sayısal farkı, eğitim farkını ve hırs yerine azim farkını güçlendirecek ve bu topyekûn toplumun katılımını sağlayacak politika uygulayacak liderlerin yetiştirilmesi yönünde çalışmamız gereğidir.

KAYNAKLAR

-          Friedman,  L. Thomas; Dünya Düzdür, Boyner Yay. İstanbul, 2010, 455s.
-          http://www.thomaslfriedman.com (18/12/2010)
-          http://mitworld.mit.edu/video/266 (18/12/2010)
(18/12/2010)



[1] Selahattin TURAN, Kitap Eleştiri Planı.
[2] Pulitzer Ödülü New York şehrinde, Columbia Üniversitesi tarafından gazetecilik, edebiyat ve müzik gibi alanlarda verilen prestijli bir ödüldür