TOMURCUK DERDİ

0

TOMURCUK DERDİ

Rüzgârın okşamasından o kadar çok haz almışlardı ki kendilerini hayatta tutan can damarlarını kuruttuğunun farkına dahi varmadılar. Kendi celladına âşık mahkûm gibi esintinin geldiği yönlere, bir sağa bir sola eğilip büküldüler.
Çünkü onlar, köklerinden uzakta kalmış yaprak gibiydiler; sadece nefes alıyorlardı ve en sağlam dalların ucunda filizlenmiş olmanın gururuyla, Batıdan, Doğudan, Kuzeyden, güneyden esen rüzgârla oynaşmayı maharet sayıyorlardı.
Ve sonra fikirleri sararıp soldu ve tek tek çınarın asırlık gövdesinin yanı başına düşüverdiler...
Gelen geçen bütün ayaklar üzerlerinde dans etmeye başladı. Kendilerine geldiklerinde artık çok geçti, bir çalı süpürgesinin hışırtısı ile uyandılar. Ne kibirle gökyüzünde dans ettikleri koca çınarın dalları, ne de can veren kökten eser vardı.
Sokağın bütün pislikleriyle yan yana bir köşede, kendileri gibi yığınlar halinde çalı süpürgesinin hışırtısını duyuyorlardı.
Çınara ihanetin bedeli kuru bir toprağın kucağında ufalanıp gitmekle ödüllendirilmişti. Filizken dal, dalken bir çınarın gövdesinin bir parçası olma fırsatını yitirmişlerdi.
.Kendilerine can veren yüzlerce yıllık çınarın köklerinden onlarca yılda ulaşan can suyunu inkâr etmenin bedelini ödüyorlardı.
Çınarın köklerine sımsıkı sarılıp, ufku görme sevdasında olan filizlere bakıp, vicdanlarından çekilip gitmeye hazırlanan şeref ve vakardan yoksun kalmanın acısıyla kuruyup gittiler.
Artık sadece bir çınarın filizi değil, kuytu bir köşede küflenmiş odun parçasıydılar.
Çınarın köklerine sımsıkı sarılan filizlenen dalların gözyaşları içerisinde çürüyüp gittiler.
Oysa çınar binlerce yıldır, toprağı yorgan yapmış yüzbinlerce şehadetin, gazvenin onurunu saran kökleriyle dimdik ayakta her gün esen fırtınalar, bedenine sallanan baltalara, köklerine salınan baldıran zehrine rağmen semaya yükselme sevdasından vazgeçmemişti.
Dallarında filizlenen yeni tohumlara can suyundan can verirken, her geçen gün daha sağlam ve daha vakarla yükselmeye ve yücelmeye ve devam ediyordu. Gölgesinde serinleyen onlarca cana can, dallarında yuvalanan binlerce ruha umut verdikçe, fırtınaların daha güçlü esmesine aldırmadan.
Kökleri daha derine, dalları daha yukarıya, yıllara, yalanlara, ihanetlere, baltalamalara, kasırgalara rağmen, tomurcuk olma sevdasına arşa doğru.


Kaynak: Tomurcuk Derdi - Nadir YILDIRIM

MEDENİYETİN BAL PETEKLERİ

0

Medeniyetin Bal Petekleri

İnsanoğlu araç gereçleri kullanmaya başladıktan sonra iki şey yaptı. “silah” ve “kalem”.
Ucu sivriltilmiş çakmak taşından nükleer silaha, taşları kazımak için kullanılan sivri nesnelerden dijital kalemleri kullanmayı öğrenen insan, her ikisinin de gerekli olduğuna inanarak her ikisini de olabildiğince geliştirmek, silaha ve kaleme hâkim olmak ve onunla hükmetmek için gece gündüz durmaksızın çalıştı, çalışıyor ve hiç durmayacak.
Silahın ölümcül, yok edici özelliğini yanı sıra hayata tutunmaya yarar sonuçlar doğurduğu inkâr edilemeyeceği gibi kalemin de ölümcül, yok edici ve insanlığa ruh veren sonuçlar doğurduğu da inkâr edilemez. Bu nedenle her ikisi de insanoğlunun vazgeçilmez iki aracı olarak önemli olmaya devam edecek.
Kalelerin fethinden sonra onu korumak için yıkmak için kullandığı silahla, fethettiği kaleyi savunmak durumunda kalan insan aynı zamanda, daha önce kaleyi fethetmek için kullandığı, kalemi de yine kalede yaşayanların hayatına bir anlam katarak varlıklarını sürdürmelerini de sağlamak için kullanır.
Bir toplum, sayısal zekânın çocukları ile fethedilen kalenin fiziksel yönünü güçlendirecek araç gereçler üretirken, fethettiği kalede yaşayan insanların hayata bağlılıklarını ve bir hayat inşa etmeleri için de sosyal ve sanatsal zekâya sahip çocuklara ihtiyaç duyar.
Başka bir ifadeyle elinde taşlar, boyalar, kumlar, renkler olmadan varlık sürdürmesi mümkün olmayan kalem sahipleri, aynı zamanda kalem olmadan yığınlarca taşa ve kuma sahip silah sahiplerinin de varlık göstermeleri mümkün değildir.
Eğitim sisteminin her iki yönüyle bireylere her iki yönüyle de eğitim ve öğretim imkânı sağlayacak ve onları her iki özelliğini de geliştirecek şekilde tasarlanmasının gerekliliğini tarihten bize kalan önceki toplumların eserlerinde de görmekteyiz.
Medeniyetleri bize kadar ulaştıran mühendislik eseri eserleri ölümsüz kılan inşai yapılarının yanında onlara ruh katan mimari güzellikleridir. Hiç kimse sadece taş ve toprak yığını bir tarihi esere hayran hayran bakmaz. Ona hayran bırakan taşın üzerindeki işlemeler, şekiller, figürler, hatlardır.
Eğitim sisteminin her iki özelliğe de eşit derecede önem vermesi gerektiği çok somut bir örnekle insan vücudunun hem biyolojik hem de ruhsal özellikleriyle insan olma özelliği kazandığı, birini olmayışının diğerini “hiç” mesabesine indirdiğiyle açık seçik ortadadır. Aklı olmayan bir insanın en güzel bedene sahip olmasının nasıl bir anlamı yoksa bedeni olmayan bir aklın da hayatta kalması mümkün değildir.
Medeniyet kurma iddiasında olan toplumların eğitim sistemini taşları şekillendirebilecek mühendislere, şekillenmiş taşlara can verecek mimarlara, bu taşları kullanarak onları anlam katacak, bu taşlardan yontacak ve onun taş olduğunu unutturacak ulvi düşüncelere sahip sanatçılara, bütün bunları insanlık adına korunmasını sağlayacak silahlara ihtiyacı vardır.
Bir eğitim sisteminde fen, matematik, dil, biyoloji ve kimya dersi kadar, resim, müzik, edebiyat, felsefe, kültür derslerinin de eşit program ve içerikle önemsenmemesi demek, bir kartalın tek kanatla uçması demektir ki onun da uçabileceği mesafe yuvasını kurduğu ağacın gölgesi kadar olacaktır.
Bal arısı gibi geometrik şekillere sahip petekler yapabilecek hendeseye, bu petekleri balla dolduracak manevi hazza sahip bireyler yetiştirmek. Ya kovanları balla dolduracak bal arıları yetiştiririz ya da yaban arıları gibi sadece boş peteklerde kanat çırparız.
“Türk Eğitim Sisteminin” önceliği ve üzerinde derinden düşünmesi gereken çabası olmalıdır.


Kaynak: Medeniyetin Bal Petekleri - Nadir YILDIRIM

YILANIN BUSESİ

0


YILANIN BUSESİ

Bir pazarlamacı satışını yaptığı ürüne, müşterisinin dokunuşuyla birlikte, satış için bir zafer kazanmış demektir. Ürüne göz ucuyla da olsa dokunan, potansiyel ilgili, satın alacak müşteridir ve pazarlamacının satış oranı, satışa sunduğu ürününe gösterilen “dokunuşla” doğru orantılıdır.

Bu yazının sihirli pazarlama teknikleri, iknaının kısa yollar gibi zengin olmanın sihirli değneğini pazarlama konusu olmadığını baştan söyleyelim; çünkü zaten öyle sihirli bir çubuk henüz icat edilmedi. Ama var olma ihtimali, sizin kısa yoldan zengin olma ümidiniz arasındaki “dokunma” mesafesi ile aynı aralıkta, bir hayal olarak bekliyor. Daha da ilginç olanı, dünya zenginlerinin ilk 10’unda da böyle bir değneğin hala olmayışı bir başka gerçek. Alaattin’in 

Sihirli Lambası ise sadece bir masal! Acı gerçek, ama gerçek bu…
Bir başka gerçek; masum görünen bu masalın, bir kaç insanın masal inancının ötesine geçerek, toplumsal bir yaygınlığa ulaşarak, liyakat gibi toplumun bel kemiği olan “işin ehline ve hak edene verilmesi” ilkesini yerle ile yeksan edecek, tehlikeli arz eden bir durum haline gelmesidir.

Diğer bir gerçek de bireylerin her makam, mevki, statü, pozisyon, iş, kazanç, kâr, not, puan için sürekli “sihirli” bir elin olaya müdahil olmasını isteyerek, gerçek emeği ve hak edişi, kul hakkını, helal kazancı bir yana itip, aynı durumlar için yürüyenler arasından daha hızlı yürümek yerine, daha çok çalışıp, kimden, nasıl, neden takıldığını sorgulamadan sırtına “torpil” takılmasını isteme cüretini göstermesidir.

Haksız ve yersiz elde edilen her kazancın, onu sağlayanlar ve bundan yararlananlar için bir bedeli vardır. Bu bedel bazen bireysel, bazen de topluma fatura edilir.
Son bir gerçek de, bu “torpilin” bedelini zamanı geldiğinde ödemek zorunda kalacağı “iblisle” gizli bir anlaşma olduğu gerçeğidir ki; bu durumun sonuçlarını, 15 Temmuz’da “İblisin” diyet borcunu tahsildarları FETÖ namlı ucube ihanet şebekesinin satılmış ruhlarının devlete, millete, bayrağa, Türkiye’ye ihanetidir.

Kötülük, adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk, rüşvet, haksız kazanç, hak edilmemiş her tür yarar, hile ve ihanet pazarındaki yükselişin günahına, bunları pazarlayan(lar) kadar, pazarlanan bu duruma ilgi gösteren, ona göz ucuyla dahi olsa “dokunan(lar)” da aynı derece ortaktır. Çünkü pazarlamacının sattığına “dokunuş”, onun ürünün değerli ve satışının artmasına neden olacaktır.
Şu halde bu pazarda, “hakkaniyetli, ilkeli, adil, helal, hak edilmiş kazanca olan ilgi ve bunların gerçekleştirilmesi için gösterilen çaba, hem “Hak” hem de “Halk” divanında karşılık eksiksiz karşılık bulacaktır.

Bugün bütün insanlığın hangi pazarda alınıp satılacağına karar veren biziz. Yarın pazarda karşımıza çıkacak şey de dün ilgi gösterdiğimiz ve dokunduğumuz pazardaki ürünlerdir.
“İblisin zehirli ölümcül ısırıklarına karşı insanlığı, bizi koruyacak olan zırh, Türkiye’nin medeniyet mefkûresini gerçekleştirme iddiasını gerçekleştirmek için yola çıkanlarca, kuşanılması gereken zırhın katmanı; Adalet, Liyakat, 
Helal Kazanç, Hak Edilmiş Kazanç, Azim, Çalışma Ahlakı ve Etik, Eğitim, Üretkenlik, Sanat, Milli Ruh ve Milli Duruş, Evrensel Zekâ, Sadakat, İnsan Sevgisi, Cesaret, Kanaat… bunlardan ilk akla gelmesi gerekenler olduğunu bilmek zor olmasa gerek.
Unutulmaması gereken gerçek şu ki; Yılanla sabahlayan, onun müşfik busesiyle değil, ölümcül ısırığıyla uyanır.


Kaynak: Yılanın Busesi - Nadir YILDIRIM

ÇINARA 19 KALA

0

ÇINARA 19 KALA

19 yaşındaydı.
Artık kanunen reşit, bedenen de kendine yeterdi.
Ekonomik olarak da nasıl olsa bir çaresine bakabilirdi.
Artık, dışarıya çıkmak için ailesinden izin almasına gerek yoktu.
Her şeyi biliyordu. Her sorunun cevabı vardı kendisinde.
Bilmese ne olurdu ki, gençti ve her şeyin üstesinden gelecek enerjiye sahipti
19 yaşındaydı.
Siyasi bir düşüncesi vardı.
Ailesi gibi de düşünmek zorunda değildi.
Zaten kendisine de “ayaklarının üzerinde durmalısın” dememişler miydi?
Özgürlük ve bağımsızlık damarlarından hararetle akıyordu.
Adı üstünde “delikanlıydı”.
Kendi kararlarını verebilecek yaştaydı.
Ailesinin değerleri eskiden anlamlıydı, artık kendi dünyasının değerleri vardı.
19 yaşındaydı.
Arkadaşları vardı, kendisi gibi düşünen ve yaşamak isteyen, onlar kendisine yeterdi.
Ne diye ailesinin eskimiş kurallarıyla yaşayacaktı ki!
Artık kendi hayat çizgisinin rengini kendisi belirleme zamanı gelmişti.
Hem ailesi, kendisi için mi yaşıyor, çalışıyordu ki!
Artık kendi yolunu çizme vakti gelmişti.
19 yaşındaydı.
Hayatın bütün sorularının cevaplarını kendisi bulmalıydı.
Şu ana kadar bulunmuş bütün cevaplar yanlıştı. Herkes yanılıyordu.
Modern hayatın tüm nimetlerinden yararlanmalıydı.
Şu ana kadar hep engel olunmuştu.
Bundan sonra önünde hiçbir engel kalmamıştı.
Dilediği bütün güzelliklerden yararlanmalıydı.
19 yaşındaydı.
Tarih kendisine anlatılmış, geçmiş günlerin uydurulmuş bir hikâyesiydi.
Aynı zorlukları da yaşamak zorunda değildi.
Hem, ne diye bu kadar kendilerini heder etmişlerdi ki?
19 yaşındaydı.
Artık bir kartal gibi yuvasından uçma zamanı gelmişti.
Uçabilecek kanatlara, avlanabilecek pençelere, uzakları görebilecek gözlere sahipti.
Sonra bir an durdu ve…
Evet, 19 yaşındaydı,
Savunmasız bir kalenin acemi neferi gibiydi.
Haklıydı, kendi kanatlarıyla aşmalıydı fırtınalarda savrulmadan.
Aklını, fikrini, zikrini, ruhunu korumalıydı, kurtlar sofrana yem etmeden.
Tarihin köklerinden beslenmeli, atası gibi tarih yazmalıydı.
Geçmişine küfredenlerin geleceğine azmettiklerini de anlamalıydı.
Toprağı vatan, bayrağı bayrak yapanlara minnet duymalıydı.
Kartal gözleri geleceğe bakmalı, çelik pençesi köklerine sımsıkı sarılmalıydı.
Kalbinde ve bedeninde inancın vakarını duymalıydı.
Varlığını kendini “yoktan var edene” adamalıydı.
Medeniyetler kuracak azimde ve ebedi duruşla çınar olmalıydı.
Ecdadı da öyle yapmıştı, 21 yaşında çağ açıp çağ kapatmıştı.
Şimdi sıra kendisindeydi.
Bastığı yerlerin şehadet kokusunu duymalı, bütün dünyaya meydan okuyacak bileğe ve yüreğe sahip olmalıydı.
Dümensiz bir tekne gibi estirilen fırtınalarda savrulmadan hayat deryasında, ulvi bir amaca yelken açmış bir geminin kaptanı olma çabasında olmalıydı.
İçgüdülerinin miras yedi kölesi değil, tarihin varisi olarak, geleceği kendisine bırakılan hazinenin muhafızı olduğunu anlamalıydı.
Kaleyi içten işgal etmek isteyenlerin bu muhafıza bertaraf edecek zehirli oklarla hücum ettiklerini görebilmeliydi.
Bu ülkenin tüten en son ocağı da olsa, tek başına, bütün değerlerini yaşatacak, koruyacak, geliştirecek iradeye, inanca, bileğe ve yüreğe sahip olmalıydı.
Saman alevinin aydınlattığı yolun karanlığa boğulacağını görüp, koca bir çınarın dallarından yansıyan basirete sahip olmalıydı.
Ve
“Ben yoksam kimse yok” diyerek, medeniyet mefkûresinin, genç filizi olarak, bin yıllık çınarın dallarından aldığı vakarla yürüdü.
19 yaşındaydı,
19 yüzyılın vakarındaydı…


Kaynak: Çınara 19 Kala - Nadir YILDIRIM

KİMDİR BU "SİYASİ DANIŞMANLAR?"

0

KİMDİR BU "SİYASİ DANIŞMANLAR?"

Öncelikle, bütün zamanların en gözde, uygulamalı siyaset bilimi toplum bilimi, davranış bilimi, etik, ahlak gibi değerleri öğreten, yaşatan, sorumluluk üstlenmeyi ve karar almayı öğreten, yaşatan bir akademinin, tam zamanlı, müdavimleridir.
Bu akademide; her iki yönüyle, kurumlar ve insanlar sosyolojik ve psikolojik olarak öğretilir: İnsan kimdir? Nasıl davranır, hangi hallerde ne yapar? Sabır nedir? Direnç ve dayanıklılık nasıl gösterilir? Gerçek ve sahte ifadeler, yaklaşım arasındaki fark nedir? İnsan psikolojisi zayıf ve güçlü yanları nedir? “Mış” gibi yaşayanlar nasıl anlaşılır? Adalet ve adaletsizlik köprüsünün bıçak sırtı yolunda nasıl yürünür? Bencillik ve menfaatperest tutumlarla nasıl baş edilir? Bireysel ve toplumsal özgüven nasıl kazanılır ve kaybedilir? Dedikodu insan ve toplum hayatına nasıl zarar verir? Küçük hesaplar, suflî ve ulvî amaçlar nasıl anlaşılır? Sadakat ve ihanet insanı nasıl değiştirir? Menfaatler insan ahlakını nasıl çürütür? Anne baba, arkadaş görev rolleri nasıl, hem bir arada hem de ayrı tutulur? Mantık ve duygu nasıl kontrollü olarak dengeli kullanılır? Mantıksal zekâ, duygusal zekâ ve ruhsal zekâ nasıl yerinde ve zamanında kullanılır? Hem mesleki hem de kişisel yeterlilik nasıl geliştirilir? Nasıl fedakâr olunur? Gibi konular, sorular ve cevaplar, gerçek örnekleriyle yaşanır, öğrenilir, öğretilir.
Danışman okur, araştırır, inceler, gündemi takip eder, analizler yapar, değerlendirir. Kılık kıyafetiyle, konuşması ve duruşuyla danışmanlık yaptığı makamın temsilcisidir. Makama gerektiğinde sunmak ve paylaşmak üzere öngörüleriyle gündemi zihin dünyasında hazır tutar.
Danışman, danışmanlık yaptığı kişinin çalışanı, arkadaşı, yoldaşı, sırdaşıdır.
Danışman makamı yönlendirmez, akıl vermez. Makama yalan söylemez, makamdan bilgi saklamaz. Danışman gerektiğinde, değer bulunduğunda istişare “konu ve/veya konular istişare edilir. Karar makamındır.
Danışman makama yol göstermez, yolları tanımlar, açıklar. Karar makamındır.
Danışman, yoldaki işaretleri belirlemez. Yoldaki işaretleri hatırlatır, makamın öngörüsüne destek verir. Karar makamındır.
Danışman, kültürümüzün binlerce yıldır süregelen “istişare” kurumunun “mütefekkiridir.”, öyle olmalıdır.
Hülafâ-i Raşidîn ve İslam’ın dördüncü halifesi Hazreti Ali’(r.a)’a afedilen bir şu tarihi olay, danışmanlık müessesesinin, danışmanın önemini açıklaması bakımından mânidardır.
Hz. Ali’ye danışmanları; “Efendim, sizden öncekilerin; Ebubekir’in, Ömer ve Osman’ın zamanında bu kadar çok karışıklık yoktu. Oysa sizin zamanınızda çok karışıklık var. Neden?” diye sorarlar.
Hz. Ali (r.a) çok anlamlı, ders niteliğinde bir cevap verir: “Ebu Bekir’in zamanında Ömer gibi, Ömer’in zamanın Osman gibi, Osman zamanında da benim gibi danışmanları vardı. Benim zamanımda da sizin gibi danışmanlarım var”.
Bu konuşmadan anlaşılacağı üzere, danışmanlık önemli ve bir makam için vazgeçilemez, yardımcı ve Hz. Ali’nin ifade ettiği sorumlulukları olan insanlardır. Bu nedenle hem kurumsal olarak hem de kişisel olarak desteklenmeleri, geliştirilmeleri önemli görülmelidir.
Zira danışmanlar takınılan olumlu ya da olumsuz her tutum aslında makama takınılmış bir tutumdur. Ve danışman da bilir ki, kendisine karşı takınılan her tutum ve davranış, temsil ettiği makama duyulan saygı durumu ile ilişkilidir.

KANAT FARKI

0

KANAT FARKI

Ümit kibrit çöpü gibidir. Hayatın bunca esintisine rağmen, bizi hayata bağlayacak sıcaklığı verecek olan ateşin başlaması için gereken ilk kıvılcımın kaynağı.
Ümidi, ıssız adada kalmış bir insanın elinde kalan kibrit çöpü gibi düşünür, onunla yaktığı ateşi söndürmeme çabası, bıkmadan usanmadan üfleyip, ateşin harının geçmemesi için verdiği çaba, olarak hayal ederim. O son ateşi koruma, ne pahasına olursa olsun söndürmeme azmi olarak görürüm. Her yönden esen rüzgâra, sağnak yağmura rağmen.
İnsanın kibrit kutusunda kaç çöp var kim bilir? Onu parlatacak ne kadar çalı çırpısı var etrafında, işe yarar? Ve yakacağı ateşi üfleyip bütün varlığıyla yaktığı ateşi koruyacak ne kadar azmi, ne kadar hayat bağı var? Bütün varlığıyla onu koruyacak ne kadar güçlü bir irade? Yanlış zamanda yanlış yerde ve yanlış duruşla ümidinin nasıl savrulup gittiğini gördüğünde her seferinde vazgeçmeyecek inanç, iman? Daha da önemlisi, ne kadar değeri var, ümidinin, davasının gerçekliği, doğruluğu? Ümidini bir kıvrımda söndürecek rüzgâr ve ümidini söndürmeye yeltenmiş nasıl bir sağnak?
Kimi ümitler saman alevi gibi uçup giderken, kimi ümitler mıh gibi çakılıdır insanın yüreğine, hatta ayağına prangadır vazgeçemeyeceği bağlılıkta. Aldığı her nefeste yeniden doğar, verdiği her nefeste yeniden güçlenir.
“Değer mi?” sorusuna, şeksiz şüphesiz “Evet, değer” diyebileceğimiz neyimiz varsa, ardından yürüdüğümüz ümitlerimiz. Bazen, birlikte yaşadığımız insanlarla yaşamasını istediğimiz ortak davamız, bazen de insanların üzerinde toprak attığı ve sönmesine bakakaldığımız ümitlerimiz.
Varlığını sürdürmeye çalıştığımız ümidimiz ne kadar saf, berrak, paylaşılabilir ise o kadar hayatta kalması mümkün iken, ne kadar kirli, bencil ve nefsani ise o kadar da zayıf ve yok olması muhtemel bir karaktere sahip. O kadar korumasız, o kadar cılız.
Yedisinden yetmişine insanı ayakta tutan şey ümit. Kaybolduğunda yeniden kendisini bulmasını sağlayan, karanlık yolların tuzaklarına düşmeden hedefe ulaşma arzusunu dingin tutan bir pusula insan ruhunda. “25’nde doğup, 75 yıl gömülmeyi” beklemeyen, azimli, bilge insanın çabası, bütün zorluklarına rağmen, koruması gereken, inancı, davası.
Ümit, özel de birey olarak, genelde millet olarak ictimaî ruhun ayakta kalmasını sağlayacak olan, bir arada, uğruna her tür zorluğa katlanma sevdası. Bu sevdanın varlığını sürdüremeyen milletlerin nasıl yok olduğuna şahit olan tarihten ders alabilme zekâsıdır.
Friedman’ın 21. Yüzyılın Kısa Tarihi isimli eserinde dile getirdiği, üç farkı hem birey olarak kendimiz için, hem de toplum olarak diğer milletlere karşı gerçekleştirmedikçe, tarihin karanlığında ümidini yitirmiş ya da ümit ateşi söndürülmüş olan milletler gibi yok olma tehlikesi her zaman var. Bu farklar; “Sayısal Fark, Eğitim Farkı ve Azim Farkı”
Sayısal olarak nitelikli, eğitilmiş ve medeniyet mefkûresinin tohumlarını yeşertmeye azimli, inançlı, fedakâr, sadakatle milletine ve devletine bağlı bireyler yetiştirilmedikçe her bir değerin küresel rüzgâr ve sağnak yağmur karşısında yapabileceği bir şey de yoktur.
Düşünen, tefekkür eden, insan olmanın hazzını dimağında hisseden, hilesiz, hurdasız, şikesiz, hak ve hukukun gözetilmesinde hassas, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrinin ağırlığında ihtiyarlayan, “işin ehli”, “bir eline güneş, diğer eline ay verilse, inandığı davadan vazgeçmeyen, satılığa çıkmaya, devletine ve milletine sadakatte tereddüt etmeyen, onurlu, halis muhlis, demir gibi duruşa sahip, “iki günü eşit olmayan”, hayata bir sanatkâr ve bir usta gözüyle bakan, “oku” emriyle, aklın ve ilmin terazisinde olanı biteni yorumlayabilen nesiller, bu nesilleri yetiştirecek ariflerin, liderlerin, ustaların, sanatkârların, siyasilerin, bilim adamlarının, ilim ehlinin hem sayısal olarak çoğalması, hem nitelik olarak eğitim düzeyleri ve hem de hikmetle yoğrulmuş azimde, azmini aktaracak yeterlikte yetiştirilmesi ve bu sistemin kurulması şart.
Yeni Türkiye’nin ümidinde eğer medeniyet mefkûresi varsa, bu ümidi, bu mefkûrenin tohumlarını serpecek sisteme, bu tohumları yeşertecek siyasilere, bu siyasilerle birlikte yürüyecek bürokratlara ve çalışanlara ve bu meşakkatli sahrayı birlikte aşıp yürüyecek topyekûn Anadolu insanına su gibi muhtaç.
“Tomurcuk derdinden olmayan ağaç odundur” der üstat. Tomurcuk olma derdini verecek, günümüz medeniyetlerinin de üzerine çıkacak aşkı verecek olan “Yeni Türkiye’nin Yeni Eğitim” sistemine hayat kadar muhtacız.
Kimse arıdan bal kovanını doldursun istemiyor zaten. Sadece kanat çırpacak ümide sahip olun yeter. Bir arının sahip olduğu azme, gayrete, çabaya, görev aşkına sahip olup kanat çırpacak kadar farklı olsun yeter.

Kaynak: Kanat Farkı - Nadir YILDIRIM
https://www.haberola.com/kanat-farki-50yy.htm

TUVAL

0

TUVAL

Düşünün ki önümüzde dünya büyüklüğünde boş bir tuval var. Gökkuşağının bütün renkleriyle boyalar, her tür kıvrımda mahir fırçalar.
Kendi resmini böyle çizer insanlık. Hayatını işler, saat saat, gün gün. Her karesinde bir ömrünün akışını resmeder tuvaline. İnce ince nakış nakış dokur. Sergiye çıkacak bir ressamın heyecanıyla.

Tuvalin bir yanın sevgisini diğer yanına hüznünü çizer. Öbür yanına korkularını, kaygılarını resmeder. Ailesini, çocuklarını, arkadaşlarını, işini, kazançlarını, kayıplarını, idealleri için yaptığı her tür eylemi kazır, boyaların her renginden çeşniler yaparak. Aşık aşkını, alim ilmini, derviş zikrini çizer. Kimi savaşlarını, kimi katilin, kimi ihanetini, kimi sadakatini, ki de şehadetini çizer yavaş yavaş.

Nefes nefes, adım adım her anını yansıtır o büyük tuvale. Attığı her fırçada kendi kaderini çizer yeniden, tek farkla ki, bu muhteşem tabloda, insanın hayali yoktur. Yaşadıkları ve yaşattıklarının çizgileri vardır. Kimi mavi, kimi yeşil.. Kimi kırmızı kimi siyah, kimi beyazdan…

Önündeki rol model kendisiyle beraber diğer ressamlar. Bazen onlara öykünerek, bazen kendi yeni figürler oluşturarak renkten renge fırçalar tuvali.

Bu tuvalde herkes sanatkârdır. Aliminden cahiline, fakirinden zenginine, kadınından erkeğine, çocuğundan gencine, yaşlısından düşkününe. Bu tuvalde boyası olmayan yoktur. İşçisinden memuruna, patronundan amirine.. Bu tuvale renk vermeyen saat, gün, ömür yoktur.

Sonra tuvalini omuzlayarak sırtına yürür gider sanatçı pazarına. Her fırçanın bir bedeli her boyanın bir değeri vardır bu pazarda, yapıp ettiklerinin, çizip çizdiklerinin.
Sonra şöyle bir geriye bakar yapıp ettiklerine eserinde. Bir aldığı bedele bakar bir yaptığı esere. Kimi zaman keşke, kimi zaman ah vah, kimi zaman şükürler kalır geriye, son pazarın semalarında, sedalar.

Dünya tuvaline attığı her fırçanın, rengin bedeliyle ebediyyen baş başa kalır. Bütün ömür çizdiği eseriyle. Elde ettiği bedeliyle.
Bir Ananın İki Oğlu şiirinin şairi, Merhum Bahtiyar Vahzap Zâde’nin “Allah” şiiri ile yazımızı hem şairi, hem şiirindeki anlamı idrak ederek bitirelim. Mekanı Cennet olsun.

İdrakte yol açmış geceden gündüze Allah.
Güldürmesen öz gönlünü, gülmez yüze Allah.
Dünyaya şafaklar gibi Tanrım sepelenmiş,
Kalbin gözü yanmazsa, görünmez göze Allah.
Allah! Biliriz cisim değil, ya nedir Allah?
En yüksek olan hakta, hakikattedir Allah.
Dondunsa Tekâmül ve güzellikler önünde,
Derket, bu taaccübde, bu hayrettedir Allah.
Bildik, biliriz, gizlidir insandaki kudret,
Herkes onu fehmetmese, acizdir o, elbet.
İnsanın ezel borcudur insanlığa hürmet,
İnsanlığa hürmette, liyakattedir Allah.
Gerçek de şu ki: Gizlidir her zerrede vahdet.
Bir zerre iken külle kavuşmak ulu niyet.
Gördüklerimiz zahiridir, batna nüfuz et.
Batındaki, cevherdeki fıtrattadır Allah.
Fıtrat da yatar sözde, sözün öz yükü fikrim,
Seçmiş, seçecek daima tüyden tüyü fikrim.
Ben bir ağacım, yaprağı sözler, kökü fikrim,
Sözlerde değil, sözdeki hikmettedir Allah.
İnsan! Tepeden-tırnağa, sen arzu, dileksin.
Nefsinde doyumsuz, fakat aşkında meleksin
Zulmün yüzüne hak denilen silleni çeksen,
Sillende mühürlenmiş o gayrettedir Allah.
Cahil İner alçaklığa, öz kalbine inmez,
Vicdandan eğer dönse de, hayrından o dönmez.
Zulmette, cehalette, adavette görünmez,
İlgarda, sadakatte, muhabbettedir Allah.
Bahtiyar Vahapzade


Kaynak: Tuval - Nadir YILDIRIM
https://www.haberola.com/tuval-46yy.htm

BOŞ DUVAR

0

BOŞ DUVAR

Ustalık ufuk çizgisi gibidir ve onu yakalamak üzere olduğunuzu düşündüğünüz anda karşınıza daha ötede bir başka ufuk görürsünüz. Bu ise sizi yeni ustalıklara doğru; yeni ufuklara doğru yönelmenizi sağlar. Usta değilseniz, ustalaşmak da istemiyorsanız, zaten olduğunuz yer sizin ulaşabileceğiniz yerlerin en güzelidir.

Usta “iki günü eşit olmayan” insandır. Dün ile bugün arasındaki fark; eğer ufuk yolculuğunda bir adım ilerleyebilmişse kâr, yerinde saymış ise zarardır.

Usta eserlerine hem teknik hem de sanat katabilen insandır. Böylece o, maddenin sabitliğinden, mananın sonsuz anlamında her gün insana, insanlığa yeni bir fayda sağlamayı hedefler.

Usta her an yeni bir şeyler öğrenme ve öğretme çabasında olan insandır. İşinin inceliklerinde yelken açabilmek için ilgi ve bilgi teknesinde yelkenine yeni ilmikler atar.

Usta, hem gelenekçidir, hem yenilikçi. Geleneğin güçlü değişmeyen kültürel değerlerinden aldığı tecrübelerden aldığı güvenle, geleceğin yeni ve bilinmeyen yollarından değerlere değer katabilen, çağlar arasındaki zaman farkına sanatıyla köprü olabilen insandır.

Usta, bir sarraftır; yoldaki taş ile cevheri bir bakışta ayırt edebilen ferasete, o taştan nasıl bir eser çıkabileceğini hayal edebilecek ruha sahiptir.

Ustalık edeptir. O bilir ki ilim irfan meclisinde önce edep aranır. Edebi olmayanın da usta olamayacağını bilir. Terbiye edilmemiş bir nefsin değil usta, bir ustaya çırak dahi olunamayacağını bilir.

Usta liderdir. Fikri derinliği ve vakarıyla, etrafındakilere liderlik eder. Bir yandan eserini hazırlar diğer yandan eserinin manasına insanlığı hayran bırakır.

Ustalığın belgesi, iki imzalı icazet temalı kâğıttan ötede, ufuk çizgisinde sanatıyla raks halinde iken ortaya koyduğu eseridir; ayinesi iştir.

Usta içinde yaşadığı toplumun ulaştığı medeniyetin aynasıdır. Toplumun gelişmişliği, medeni duruşu onun eserlerinde yansır.

Her mesleğin ustalarının bilgi ve eserlerinin toplamı, o toplumun ulaştığı medeniyet ufkundaki yerini gösterir. Siyasi, politik, ekonomik, pedagojik, sosyolojik, sosyal psikolojiye konu olan olay ve olgular, mühendisliği gerektiren eserler, teknolojik, güzel sanatlardaki çeşitlilik, yönetim yaklaşımları, kurumsal duruş ve topluma yaklaşımı, geçmiş ve gelecek arasındaki kültürel uyum, yenilik, edebî düşünce yoğunluğu, felsefî derinlik, hikmetin kavranması gibi toplumun her kesimini doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren her alanındaki ustalar, o toplumun bir aynasıdır.

Bir toplumun ustaları o toplumun her kesim meslek sahipleri, yöneticileri, öğretmenleri, liderleridir.

Bir kıssa:

İki Horasanlı nakkaş ustası bir hükümdara misafir olmak isterler. Hükümdar sarayında ustalığın hikmetini kavrayamamış hiç kimseyi misafir etmemekle meşhurmuş.

Hükümdar: “Sizleri sarayımda misafir ederim. Ancak bana sizin nakkaş ustası olduğunuzu söylediler. Eğer bana bir hafta içinde ustalığınızı gösterirseniz burada kalabilirsiniz. Gösteremez iseniz cezalandırılırsınız” der.

Nakkaşlar durumu kabul ederler. Ancak nakkaşlardan birinin bir şartı vardır, hükümdara: “Efendim diğer usta ile benim arama birbirimizi göremeyecek şekilde kalın bir perde çekilmesini istiyorum” der.

Hükümdar kabul eder ve hizmetkârlarına, nakkaşların istedikleri malzemeleri vermelerini, yiyecek ve içecek ve yatacak yer temin etmeleri talimatını verir.

Usta nakkaşlardan biri eline geçen boyalarla fırçalarla çalışırken, diğer nakkaşın elindeki bezle sürekli duvarı silmesi hükümdarın dikkatini çeker. “Sen ne yapıyorsun, arkadaşın gece gündüz çalışırken sen yan gelip yatıp sürekli duvarı silmekle meşgulsün” der.

Hükümdar, kendi kendine herhalde bir hafta yiyip içip, daha sonra kaçmayı planlıyor diye düşünerek, muhafızlarına sıkı sıkı onu kaçırmamaları için tembihler.


Aradan bir hafta geçtikten sonra Hükümdar, diğer nakkaşın işlediği nakışları görür ve hayranlıkla ona taltiflerde bulunur ve sarayında kalması için verir.

Diğer nakkaşın yanına gelir ve onun duvarında tek bir şekil dahi göremez. “Nerede senin eserin, bir haftadır yedin içtin bir tek nakış dahi göremiyorum” diye çıkışır.

Nakkaş, “Efendim benim eserim ortadaki perde aradan kalkınca görülür” der ve perdeyi yavaş yavaş kaldırır.

Diğer nakkaşın yaptığı karşı duvardaki eser, bütün ihtişamıyla, renkleriyle, detaylarıyla diğer nakkaşın boş, cilalanmış duvarına yansır.

Hükümdar, her iki ustanın da eserlerindeki güzelliği ve inceliği görünce her ikisini de ödüllendirir.

Hisse: Ustalar, bir toplumun aynasıdır. Her işin ustası içinde yaşadığı toplumun ruh ve kültür dünyasını yansıtır. Ustalarımıza yansıyan her şey, bizim kendi yansımamızdan başkası da olmasa gerek.

Şu halde, nakkaşın duvarında ne görüyoruz?

Kaynak: https://www.haberola.com/bos-duvar-41yy.htm

DEĞİRMEN TAŞI

0

DEĞİRMEN TAŞI

Keşke hayat, kişisel gelişim kitaplarındaki gibi hızlı, pratik ve aforizmanın zirvesinde anlaşılabilir belirgin olsaydı. Keşke hayat, kişisel gelişimcilerin sahnede anlattıkları kadar coşkulu ve samimi olsaydı. Ve keşke hayat, film gibi olmadık tesadüfler ve tekrar edilebilir olsaydı, olmadı madem, yeniden sil baştan yaşansaydı.. Oscar’a aday, hayatı oynayıncaya kadar.
Derler ki “eğerle meğer evlenmişler, keşke diye çocukları olmuş”. Keşkeler bu ailenin nur topu gibi bir çocuğu olsa gerek. “Eğerle Meğer”in evliliğinden doğan ne kadar çok “Keşkeler” varsa, o kadar da kafaları karıştıran şikâyetler, serzenişler, dedikodular, kavgalar, gürültüler, pişmanlıklar, tövbeler, ahlar ve vahlar, eyvahlar… ve yeni eğerle meğerler..ve yeni keşkeler vardır.
Kısır değil doğurgan bir döngü…
Her gün, her sabah yeniden “zanlar” alarak yeni eğerlerle yoldaş, yeni meğerlerle sırdaş olup yeni keşkelere ev sahipliği yapmaya da devam ediyoruz.
Elbette hayat tecrübesinin aşısı yok. Birkaç seanslık eğitimle de anlaşılacak bir süreç de değil. İnsanın hayatı anlaması ve olanı biteni kavraması neredeyse ortalama ömür zamanı kadar zaman alır.
Ancak insan olmanın önemli bir özelliği, kültürel kodlar, örf ve adetler, değerler, atasözleri, deyimler, yasalar, kurallar üretmesi; uzun yıllar karşılaştığı olumlu ya da olumsuzluklar karşısında tecrübi bir duruş sergilemesini kolaylaştıracak anahtarlara sahip olabilmesi.
Bu anahtarların eskisini yenisini, ailelerimiz, okullar, farklı kurum ve kuruluşlar, bilimsel çalışmalar, yazarlar, şairler aracılığı ile günümüzde hemen yerde ulaşma imkânımız var. İşi bilgi boyutu buraya kadar. Bu anahtarla açılacak kapılarda karşımıza çıkan “şey”i doğru anlayıp, onu kavrayıp hayatımıza yön vermek işi de bizim bazen doğuştan getirdiğimiz yeteneklerimize, bilgi birikimimize, önce ile sonra ile doğru ilişiler kurmamıza bağlı.
Olayları kavrama gücümüz, problem çözme yeteneğimiz, kıvrak zekamız, bize yön veren değerlerimize olan sadakatimiz, kültürümüze saygımız, kültürel kodların seslenişini duymamız ve karar verebilmedeki isabetliliğimiz; ferasetimiz önemli rol oynar.
Ancak buraya kadar anlatılanlar okunduğu kadar da kolay değil. Çünkü kapıyı açabilmek için gereken bilgi birikimini elde edebilmek için gereken çaba, kapının açılmasından sonra ortaya çıkan manzarayı idrak ve karşımıza çıkan kapılara yönelişimiz karmaşık olabilir. Çoğu kez de düşünmeden yaptığımız genellemelerdeki isabetlilik oranımız bizi ya daha karmaşık yeni bir alana ya da yeni “keşkelere” yönlendirebilir.
Okumanın, düşünmenin, tefekkür etmenin, aceleci davranmamanın, hikmeti kavramaya çalışmanın, sabırlı olmanın, kanaatkâr olmanın, şükrün, hamdın, haram ve helali anlamış olmanın, kul hakkı, insan hakkı gibi temel değerlere sahip olarak yürümenin, karar aşamasında bize yön vermesine izin vererek “keşkelere” açılan tuzaklardan kurtulmamız mümkün. Elbette bunu yapabilmenin ön şartı akıldan, felsefi düşünceye, felsefi düşünceden, mefkureye ve hikmet kavrayışına sahip olmak.
Eskilerin, yakîn olamanın seviyelerini açıklarken ifade ettikleri şey “ilm’el yakîn, ayn’el yakîn ve hakk’el yakîn” dedikleri yakinlik de bu olsa gerek. Her konunun bu yakinlik derecesinde yaşanması, bilinmesi, idrak edilmesi mümkün olmadığını da kavramak yine bu kavrayışın olmazsa olmazlarından. Bir uçağın nasıl çalıştığını kitaplardan öğrenmek “ilm’el yakîn, uçağı havaalanında görmek “ayn’el yakîn”, uçağa binip uçmak da “hakk’el yakîn” olmaya örnek olabilir.
Bütün anahtarları yerli yerince ve zamanında kullanarak, hayatımıza sağlıkla ve keşkelere yol açmadan güzelliklere yön vermesi için bilgi, kavrayış ve karar yönlendiricilerini doğru okumak çok önemli.
Her gördüğümüz, hissettiğimiz yuvarlağın, değirmen taşı olmadığını anlamamız ve üzerinde çok yönlü düşünmemiz gerektiğini ve bu nedenle eğitim sisteminin bu yeterliliği kazandıracak bir yaklaşımla ele alınmasının önemini anlatan bir kıssa ile yazımızı bitirelim.
Bir varmış bir yokmuş…
Bir zamanlar bir varlıklı bir aile ve o zamanlarda meşhur bir büyücü...
Varlıklı aile, oğullarının iyi bir büyücü olmasını arzulayark ve meşhur büyücüye talebe olarak vermek istemiş.
Büyücü ise işinde o kadar ehil ki, her talebeye eğitim vermez, kabul etmezmiş. Büyücü, varlıklı ailenin oğlunu ölçmüş biçmiş.. Eğitim vermek istememiş: "Bu çocuk, bu işi yapamaz" demiş.
Ama mecburen hatırlarını kıramamış almış.
Gel zaman git zaman, eğitim bitmiş ve misafirler çağrılmış.
Büyücü: “Oğlunuz bir dizi eğitimden geçti. Artık bir avuç içine gizlenmiş nesneleri görebiliyor” demiş.. Aile çok sevinmiş. Büyücü delikanlıyı çağırmış. Babasının eline bir yüzük vermiş ve bunu avucunun içinde oğluna göstermeden saklamasını istemiş.
Delikanlı: "abra kadapra.. falan filan", sihirli sözcükleri söylemiş..
“Elimdeki nedir oğlum?” demiş.. Baba.. Delikanlı düşünmüş taşınmış, "humm.. hımmm" yaptıktan sonra; “Halka şeklinde, ortası delik bir şey”... demiş..
Baba çok sevinmiş ve ailede alkış tufanı... Ardından,
“Peki nedir bu?” diye sormuş, baba...
Delikanlı, büyücünün beklediği, ailenin çom şaşırdığı cevabı vermiş.
“Elindeki DEĞİRMEN TAŞI, DEĞİRMEN TAŞI”
Herkes şaşkın şaşkın bakarken.. Büyücü söze girmiş...
"Efendim, ben elimden geleni yaptım.. Oğlunuza bir avuç içindeki nesneyi tarif edebilecek kadar eğitimi verdim. Ancak onun bir insan avucunun içinde DEĞİRMEN TAŞI’nın olamayacağını kavrayacak, aklı ve kavrayışı ben veremezdim.

Hisse: Herkese bir şeyler öğretebiliriz… Ama bir değirmen taşının, avuç içine giremeyecek kadar büyük bir şey olduğunu düşünecek, kavrayacak, hayatı çok yönlü düşünecek eğitim sistemini hazırlayamamış isek, avuç içinde değirmen taşını arayan çok olur...