MAHREM

0
MAHREM
Bir toplumun ve bir insanın “mahrem” olarak gördüğü, görünen ve görünmeyen bir duvarla etrafını çevirdiği, toplumun ve bireyin önemsediği değer durumuna göre derinleşen, yükselen sınırı, mahremidir.
Bireyden topluma, bütün insanlığın yaşadığı zorlukların ve zorbalıkların nedeni mahrem alana tecavüzdür. Bütün medeni toplumlar, mahrem alanlarını korumak, ona yapılacak haksız, hukuksuz ve izinsiz saldırıları önlemek için savaşmışlardır. 
İnsanlar, sınır tecavüzünden sır tecavüzüne varıncaya kadar, ülkeleri için önemli şeyleri korumak, topraklarına yapılacak izinsiz girişleri engellemek adına, aşılmasını istemedikleri duvarlar örmüş ve bunu korumak için savunma sistemleri geliştirmişlerdir. 
Küresel güç odaklarınca, mahrem alana tecavüz, bir davranış olarak süslenmiş, bir meziyet ve farklılık olarak boyanmış, cazip hale getirilmiş, bir yaşam tarzı ve bir ideoloji olarak, altın tabaklarda, günlük menü olarak sunulmaktadır. 
İki Âdem arasında süregelen izinsiz, haksız, hukuksuz, hadsiz bir şekilde, aşılmaması gereken bütün bu duvarları aşma veya yıkma girişimi, yeryüzündeki bütün çatışmaların, medeniyet savaşlarının, dünya savaşlarının, kavganın, intikamların tetikleyicisidir.
Hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğunun anlaşılmaz hale dönüştüğü, sonuçlarıyla, herkese bir yerinden dokunan, acıtan, sisli, bulanık, mahrem alan tecavüzü aslında yabanilerle, medenilerin savaşıdır.
Devlet ve birey mahrem alanın tecavüze uğradığını algıladığında kurumsal ve insani bir refleks ile onu bertaraf etmek ister. Ancak sosyal bilimler ve fen bilimlerinin gelişmiş araçları mahrem alana tecavüz tekniklerini ve ona karşı savunma mekanizmalarını da bir çırpıda tanınamaz hale getirmiştir.
Psikolojik ve sosyolojik verilerle hareket ederek bu verileri iyi analiz eden  “mahrem alan sahipleri” (devlet ve birey) alana tecavüzü, yine bu araçlarla bertaraf etmek durumundadır.
Geleceğin gençleri ve yetişkinleri, temel eğitimden başlayarak hayat boyu öğrenme sürecinde adım adım milli şuur ve evrensel bakış açısıyla, mesleki ve kişisel yeterlilik, beceri ve ustalık ve kavrayışları geliştirilmek üzere “mahrem alan” şuuruyla yetişmesini sağlayacak sistem kurgulanmalıdır. 
Bu “milli ruh ve evrensel kavrayış” insani anlayışı yok etmeyecek aksine onu her yönüyle kucaklayıcı yapacaktır. Milli ruh ve evrensel anlayış dengesi, dünya değerlerini reddetmesini gerektirmeyecek aksine, onları filtreleyerek toplumsal çözülmeye karşı hem devletini, hem de kişiliğini savunmasını sağlayacak hassas duyulara sahip olmasının kapısını açacaktır. Böylece her seferinde özelden genele tuzağına düşülen, algı yönetimini çok iyi kullanan ihanet şebekelerinin tecavüz girişimleri de olabildiğince başarısız kılınacaktır.
21. Yüzyılın erdem kabul edilen değerlerinin, bin yıllık köklerden gelen değerlerle bezenmesi, yeni söylemlerle eğitim sistemine aktarılması, analiz edilmesi, sonuçlarını izlenmesi elzemdir.
Ve saygı ile mahrem siyam ikizi gibidir. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğunun nedenidir. Yaratılmış her şey mahrem alanına saygıyı hak eeder.
Onun için olsa gerek, Kâbe’nin olduğu kutsal alanlara harem denir. 

Maraş Pusula Haber - www.maraspusula.com / Yazar Nadir Yıldırım

ADALET Mİ DEDİNİZ

0

ADALET Mİ DEDİNİZ?


Bir terazinin kefelerine aynı ürünü koyduğumuzda eşitlik, iki kefenin alacağı ağırlıkta aynı değerde iki farklı ürün koyduğunuzda denge sağlanır.


Peki ya “adalet”?: Her kefeye, hak ettiği kadar ürün koymak “adaleti” sağlar.

İnsanlar bazı zamanlar eşitliği, bazen de dengeyi hak eder. Ama her zaman adalet onların haklarıdır.

Ancak bir sorun var ki; eşitlik, denge ve adalet kavramları bir birine çok yakın ancak ayrı karakterde yargıçlar gibidir ve genellikle de karıştırılır.

Bu konuyu sadaka üzerinden bir örnekle açıklayalım:

Bütün varlığı 1 Kg altın olan ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle eşit sayılacak bir sadaka vermek için sizin de 1 Kg altınınızın yarısını vermeniz gerekir.

Bütün varlığı 1 KG altın olan ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle dengeli sayılacak bir sadaka vermek için elinizde 1 Kg altınınızın yarısı değerinde başka bir değer vermeniz yeterlidir.

Oysa adaletin bakışı farklıdır: Bütün varlığı 1 Kg olan bir ve bunun yarısını sadaka olarak veren bir müminle, adil sayılacak bir sadaka vermek için, sizin de elinizdeki varlığınızın yarısını vermeniz gerekir ki, bunun miktarı önemli değildir. Önemli olan elinizdeki varlığınızın yarısını vermiş olmanızdır. Çünkü her iki insanın “bütün varlığının” yarısını tasadduk etmiş olması adildir. Eğer burada eşitlik ve denge sağlamak isterseniz mal varlığı az olana haksızlık etmiş olursunuz. Güncel bir ifade ile kavram tamamen nicelik ve niteliğin gerektirdiği durumun analizini gerektirir.

Bazı “değer” varlıklarımız var ki teraziye ne koyarsanız koyun, eşitlik ve denklik sağlayamazsınız. İşte Burada devreye adalet girer.

Vatana ihanetin bulunduğu kefenin karşısına eşitlik koymayı düşünüp, ihanet ettikleri suç sayısınca cezalandırılmak isteyenler, hangi eşitliğin bedelini ödemeye hazırlar?

249’a 249’ mu?

Millete, devlete, vatana, tarihe, bayrağa ihanet edenler, hangi tarihi değeri, bayrağı, devleti, vatanı, bunlar için şeref ve onurla yaşayanların sadakat ve imanının karşısına koyarak, dengeli bir bedel ödemeyi düşünüyorlar?

Adı ne olursa olsun, bin yıllık kültürü, yüz yıllık küresel güçlere peşkeş çeken hainlerin, hangi eşit ve dengeli bir terazide tartılması gerekir?

Milyonlarca insanın, güven duygusuna, kendilerini korumak için verilmiş bombalarla saldıran, maskeli balonun palyaçolarına hangi eşitlik ve denge ile muamele yaklaşılmalıdır?

Milyonlarca gencin, gelecek ümidini hile ve desise ile çalan bir yapının karşısında hangi hâkim eşit ve dengeli bir hüküm vermeye zorlanabilir, adaletten başka?

Türkiye’nin geleceğinin sahibi çocukların, 15 Temmuz gecesi kulaklarını tırmalayıp uykusunu kâbusa çeviren ihanetin silah sesinden korkusundan dökülen göz yaşının karşılığını, hangi terazide tartmak gerekir?

Bin yılın birikimine, bütün Türkiye’nin ve dahi İslam Dünyası’nın kazanımlarını yok etmeye beddualarla talimat veren, şeref yoksunu ruhani elebaşlarının elinden tutup, “Allah ile Müslümanları aldatanlar”, yaptıkları bunca oyunun bedeli olarak hala hangi “kefede” nasıl tartılmak isterler?

Millet terazisinde tartışmış, zaten alınıp satılmış ve pazarlıkları bitmiş olanların hangi pazarda para edeceği artık bu milleti ilgilendirmiyor.

Anadolu pazarında hükümsüz, değersiz, “belki de daha alçak” halleriyle, gün yüzü görmeden, mahşerde yeniden tartılacaklar,.

249 şehit şahit, kuru ekmeğini paylaşıp evladını adam olsun diye onlara teslim eden “gönlü buruk” analar, bütün Türk Milleti, Anadoluyu vatan yapan ecdad onları bekliyor olacak.



Kaynak: Adalet mi Dediniz? - Nadir YILDIRIM

Kavimler Göçünden Dijital Göçe

0

Kavimler Göçünden Dijital Göçe

Kavimler Göçü, milattan sonra 375 senesinde, Hunların Karadeniz’in Kuzey bölümünden Avrupa’ya giderken karşılarına çıkan barbar kavimler olan Ostrogot, Vizigot, Süev, Sakson, Angıl, Frank ve Vandal Kavimlerini yerlerinden etmesiyle sonuçlanan bir olaydır. Bu göçlerin sonucunda da: Roma İmparatorluğu M.S. 395’te ikiye ayrıldı. Batı Roma 476 yılında yıkıldı. Krallıklar etkisini kaybetti, feodal rejim (Dere­beylikler önem kazandı. Kilise ve papalık güçlendi, skolastik düşünce önem Kazandı. Avrupa devletlerinin (İngiltere, Fransa. İspanya) temelleri atıldı. İlkçağ kapandı, Ortaçağ başladı, Avrupa Hun Devleti kuruldu.


Sonrası malum, medeniyetler ve hükümranlıklar, imparatorluklar, dünya savaşları, icatlar, keşifler, devrimler ve nihayet bugün geldiğimiz durum.

Yüzlerce yıl süren, insanoğlunun yeryüzündeki koşturmacasının ardından ortaya çıkan olayların birkaç paragrafta özetlenmesi imkânsız. Meraklıları tarih kaynaklarından daha detaylı bilgiye ulaşabilirler.

İnsanlar, çok farklı nedenlerle göç edebilir. Bireyler, toplumlar yer değiştirir yeni bir hayatın peşinden koşabilir, yeni hayatın kendilerine sunacağı hayallerin peşinden gidebilirler. Gittikleri yere kendilerinden bir şey götürür ve geldikleri yerlerden de bir şeyler alırlar. Kültürlerini, takas ederler.

Bırakalım başkasını biz kendimize bakalım:

6 asır hüküm süren bir imparatorluğun, Viyana kapılarında aldığı mağlubiyet şokunu atlamadan, 18. Yüzyıl, Türk toplumuna bu şok dalgasının ilkini yaşattı. Bozgunun sebeb-i hikmetini tartışırken yüzlerce yıldır yaşanmamış bir psikolojik depresyon içinde buluverdiler kendilerini.

Buharlı makinaların icadı ve siyasi değişimler, depresyonun derinliğini artırdı. Kimileri, bozgunun nedenlerini Batı’nın üstünlüğüne, kimileri Doğu’dan uzaklaşmış olmaya bağlarken, kimileri de ikisini de bir tarafa atıp milli ruhtan uzaklaşmışlığa bağladı.

İnsanlar, artık köklerinden kopmuş zihinler, öykünmüş kişilikler, üstünlüğün göründüğü toprakların çocuklarına benzemek uğruna, rüzgârın estiği yöne doğru yelken açıp, çağın hipnozunda cazibe merkezlerine doğru göç etmeye başladı.

19. Yüzyılda yaşanan ikinci dalga sanayileşmenin getirdiği gelişmeler karşısında yaşandı. Ardı ardına gelen dalgalarla zaten serseme dönmüş zihin bahçelerini tarumar etti.

Yaşanan acıların nedeni olarak özgüven zaafı içinde savrulan zihinler, mekanik icatların ve keşiflerin, zenginliğin, anılarındaki acılarını unutturacağını düşünerek, göç etmeye başladılar.

20. yüzyıla gelindiğinde insanlık, sermayenin bir unsuru olarak yeni göç yollarının gösterdiği göz kamaştıran ışıklı levhaların yönlendirdiği yollara akın etmeye başladı. Daha çok meta üretip, daha çok insanlık tüketmeye doğru

Kavimler göç ederlerken yüzyıllık hayallerin ardından, onlarca yıl, hayatta kalabilmek için koşarken, bunlardan zayıf olanlar yok oldular. Güçlü kültürlerin ağırlığı altında ezilip büküldüler. Biçim değiştirdiler. O kadar ki kendilerine dahi yabancılaştılar.

Ardından 21. Yüzyıl, göçün, teknolojik gelişmeler ve internetin de kazandırdığı ivme ile ışık hızında gerçekleşmeye başladı.

21.yy da yaşanan göç, 1 ve 0’ın ardı ardına diziliminin getirdiği durdurulamaz, engellenemez milyarlarca insanın ardından koştuğu bir, “dijital göçe” dönüştü.

İnsan, sanal gözlerle gördüğü, sanal kulaklarla duyduğu, sanal zevklerle yaşadığı, sanal dünyada gördüğü kahramanlara öykünerek, 1 ve 0’ı elinde tutan güçlerin kurduğu yenidünya için, daha çok hızlanmak, daha hızlı göç edebilmek, daha çok tüketmek ve daha çok savaşmak zorunda kaldı. Öyle bir heyecan ve aşkla göçe dâhil oldu ki, nereye götürüldüğüne bakmaya dahi fırsat bulamadı.

Milattan sonra başlayan kavimler göçünün ardından yaşanan dramları insanoğlu iliklerine kadar hissederken, 21. Yüzyılın Dijital Göçün Dramını, dijital kodlarda, sadece izlemeye başladı.

Artık kavimler göçmüyordu, ruhlar göçüyordu. Artık renkleri piksel çözünürlüğü gerçekliğinde görüyor, savaşları geri tuşuna basılınca yedek canlarla yeniden yeniden oynayacağı bir oyun zannediyordu.

Doğru ya bu oyunda ölüm yoktu, bir tuşla kahramanlar nasıl olsa yeniden diriliyordu. Savaşlar ölüm değil, oyunda bir üst seviyeye çıkmak için aşılması gereken bir algoritmaydı.

Açlığı doyurmak için daha çok yemek fotoğrafları paylaşıyor, çevreyi korumak adına sanal imzaların ardından yüz kırk karakteri geçmeyen sloganlarla, toprağa sanal tohumlar ekip, ekranının yeşil renge bürünmesini bekliyordu.

Sonra bir gün, daha çok 1 ve 0 için kirlettiği dünyanın karanlığında donup kaldı.

Başını kaldırıp baktığında ekranda gördüğü hiçbir şeyi göremedi.

Çünkü artık etrafında, insanlık yoktu.

Sanal dünyanın arkadaşları da kararan ekranda sadece 1 ve 0’ın anlaşılmaz kodlarına dönüşüvermişti.



Kaynak: Kavimler Göçünden Dijital Göçe - Nadir YILDIRIM

GAYRET

0
GAYRET
Uzun zamandır kişisel gelişim yayınlarında “Konfor Alanı” başlığıyla yazılar görüyorum. Bireysel gelişim ve ilerlemenin aşamaları; Konfor Alanı, Gelişim Alanı ve Panik Alanı olan içten dışa doğru iç içe giydirilmiş, birbirleri arasında geçişken dairesel halkalarla da resimlendiriliyor.
Konfor alanı; kişinin alıştığı düzeni koruyarak, risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alan” olarak açıklanıyor.
Konfor alanından kastedilen şey; fizyolojik ve ruhsal olarak yaşamaya alışageldiğimiz ve kendimizi güvende hissettiğimiz, terk etmek istemediğimiz her yer.
Konfor alnının ardından “Gelişim Alanı” olarak açıklanabilecek bir diğer alan geliyor ki; bireyin bütün insani yönleriyle bir konfor alanı oluşturması doğal ve kaçınılmaz. Konfor alanından biraz daha fazla uğraş gerektiren ve kendi yeterliliklerimizin sınırlarını öğrenebileceğimiz yeni bir alan; yeni bir iş, çevre, şehir, meslek, yeni bir kişi ile tanışmışlık, okul vb.
Gelişim Alanının bir sonraki durağı “Panik Alanı“, arka planda sürekli vazgeçmesini öğütleyen, yaşanmışlıkların, hatıraların davetinin sesini duyduğu, köşeye sıkıştığı, umutsuzluğa düştüğü alandır.
konfor-gelisim-panikalani.png
Panik alanı, Gelişim Alanında yaşanması muhtemel başarısızlık durumunda, gerisin geriye, konfor alanına dönüş biletinin kesildiği alan olduğundan, bu alanda bulunmanın bireyin ve/veya toplumun, ödemesi gereken bazen de ödenemeyen bedeli vardır.
Bu alanlar arasında görünmeyen duvarlar var. Görünmez duvarları anlamak, duvarın yapısını ve bu duvarları aşacak bireysel özellikleri veya toplumsal yapıyı tanımak, anlamak, elzem. Çünkü bu duvarları aşması için harekete geçen bireye veya topluma, kapının açık olmasını sağlamanın tek yolu da bu.
Eğer kişi bu alanları geçmek için harekete geçtiğinde, bu görünmeyen duvara toslarsa ikinci bir hamleyi yapma özgüvenini yeniden kazanması uzun zaman alacak, daha da kötüsü ikinci kez deneme cesaretini kaybedecek, özgüvenin ölümüyle sonuçlanabilir.
Konfor alanından çıkıp, gelişim alanına girmek isteyen birey, eğitim ve gelişim aşamasına göre uzmanların desteğine ihtiyaç duyacağı açıktır. Eğer bu aşamada iyi bir rehberle karşılaşmaz ise panik alanına düşüp oradan, konfor alanına geri dönmesi muhtemeldir.
Hayatımıza vazgeçmelerin, başarısızlık sonrasında ümitsizliğin, bunalımların, denemekten caymaların nedeni de öğrenilmiş çaresizliğin bu süreçte pekişmesi.
Gelişim alanında kalışın zamanı ve niteliği kişiden kişiye değişecektir. Sıkıcı bir öğrenme alanında geçen zaman, yorgunluk ve bıkkınlığa, yetersiz bir süreç ise bu alandan geriye dönüşü hızlandırıp panik alanında kapana kısılmasına neden olabilir.
Çünkü konfor alanının ardında, öğrendiklerini tecrübe edebileceği ve amaçlarına ulaşmak için geçmek zorunda olduğu “Gelişim Alanı”, kişinin bu alanı, konfor alanı haline getirmesi için yaşaması gereken hayati bir süreçtir.
Öğrenmenin beşikten mezara devam ettiği süreçte doğuştan getirdiğimiz, fıtrat olarak açıkladığımız yaratılış özelliklerimizle ilişkili. Konfor alanı ya da “Huzur Alanı”, her insanın ulaşmak istediği, ulaştığında korumak ve sürdürülebilir olmasını istediği bir alandır.
Huzur güvenle doğrudan ilişkili, alışageldiğimiz, bütün maddi manevi kültürel unsurların tamamının yerli yerince, elimiz attığımızda, sağa sola baktığımızda, oturup kahvemizi yudumlarken düşüncelerimizdeki bulmak isteğimiz her şeyi temsil eder.
Huzur alanından çıkmak risk almaktır. Risk ise zorunludur. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.) ticaretin onda dokuzu cesarettedir” hadisinde de bunu anlatmış olsa gerek ki huzur alanında yaşayan tüccar olamaz.
Yukarıda açıklanan sürece somut bir örnek verecek olursak:
İlk ve orta öğrenimini kendi mahallesinde tamamlayan bir genç için, mahallesi ve okulu konfor alanıdır. Üniversite için fırsat buluncaya kadar geçirdiği süreç Gelişim Alanı ve şehrinden, mahallesinde, ailesinden ayrılıp gideceği yer, okul, yeni arkadaşlar Gelişim Alanıdır. Okumaktan vazgeçip, ailesi olmadan yaşayamayacağı düşünüp, eğitimini terk etmesi panik alanıdır.
Bir şirket için de benzer bir süreçten bahsedilebilir. Ticari tecrübesinde hiç ithalat ya da ihracat yapmamış bir ticari kuruluş, alışa geldiği pazardan çıkıp yeni pazarlara yelken açması için geçirdiği ön hazırlık süreci Gelişim Alanındadır ve sonrasında ticari faaliyetten vazgeçmesi ise panik alanına girişini ifade eder.
Şirket, esneme alnını, kendi konfor alanına dönüştürecek başarıyı gösterir ya da panik alanına girerek geri çekilir. Eski alışageldiği konfor alanında faaliyet göstermeye devam eder.
Bu tamamen bu süreçlere yaklaşımını, kararlılığını, profesyonel olarak desteğe ve girişimci iradesine bağlıdır.
Eğitim sisteminin aşamalarında bu alanların bireysel özellikleri dikkate alan, öğrenciyi panik alana düşürmeden sistemli bir şekilde gelişim alanında tutmasını sağlayacak yeni modeller geliştirmesi zorunludur.
Bu durum toplumun bütün sosyolojik kurumları için geçerlidir.
Birey ya da toplum her hareketinin sonucunda daha huzurlu bir alana doğru yerleşmek ve konfor alanın genişletmek çabasındadır.
Devletler için de böyledir. Yüzyıllardır yakalanmış ya da alışılagelmiş huzur alanından zorunlu olmadıkça çıkmaz. Ancak değişen dünya, devleti bütün kurumlarıyla, siyasi erkin de iradesiyle yeni alana iter. Devletlerin sürekli huzur alanında kalması mümkün olmadığından, her seferinde yeni çekişme ve çatışmalara da maruz kalır.
Türkiye alışageldiği konfor alanından çıkmak gereği duymuş ve yeni sistem arayışıyla bu zorunluluğu gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir.
Milyonlarca insan yeni sistem arayışında huzur alanından çıkmak ve gelişim alanında bu süreci yaşamak zorundadır.
Bazıları için oldukça sancılı olan bu geçiş sürecinden sonra panik alanına girmeden, önceki öğrenmelerin de ışığında, Türkiye’nin esneme alanını, huzur alanı / konfor alanına dönüştürmesi için bütün sistem, profesyonelce yönetilmek durumundadır. .
Topyekûn aynı anda geçiş elbette mümkün olmayacak bazıları bu süreci kendi için de geriye doğru gidiş gelişlerle daha sancılı yaşayacak ve belki de bireysel olarak hiçbir zaman Türkiye’nin kendine huzur alanı yaptığı, alanı anlayamayacaktır.
Kimi zaman siyasi, kimi zaman dini, ticari kurumlar bu süreçten rahatsız olacağından direnç göstermeye devam edecekler ve panik alanında kalarak, Yeni Türkiye’nin Gelişim Alanını, huzur alanı haline gelmesini istemeyen ve onu konfor alanında kullanmaya alışmış küresel güçler tarafından engellenmeye çalışılacaktır.
motivasyon.jpgBunun örneklerini ülkemize yaşatılan darbe süreçlerinden anlamak mümkündür. Hep söylenegelen “Türkiye ne zaman atak yapmaya kalksa darbelerle sürece müdahil olanlar bunu farklı şekillerde durdurmaya, ülkenin özgüvenini yok ederek kendilerine tabi olmasını sağlamak için oldukça stratejik müdahalelerde bulundular.

Çünkü değişim ve gelişmenin olmazsa olmazı, milli özgüven, aynı hedef için bir araya gelmiş, kararlı milli duruştur.
Çoğu zaman milli duruş, statükocu bir yaklaşım gibi gösterilmeye çalışılsa da Türkiye adına daha ileri adım atmak, konfor alanından çıkıp, Gelişim Alanına geçmek isteyen derin kök değerlere sahip girişimci karaktere sahip Türk Milletinin isteğidir.
Gelişim Alanı, karakteristik olarak yenidir. Bilinmezleri çok, değişkenleri ve değişken tavırların doğuracağı sonuçlara gebedir. Ancak kültürel miras, Türkiye’nin tarihi tecrübesi konfor alanından çıkmasını, bin yıldır yaşadığı Anadolu’daki öğrenme ve esneme sürecinden sonra yeni alanlarda boy göstermesine kılavuz olabilecek özgüvenin kaynağıdır.
Türkiye’nin elinde işlenmiş, tecrübe edilmiş, yaşanmış öğrenme alanına sahip kalıplar zaten hayatın bir yerinde yaşanmakta olduğundan, Gelişim Alanını konfor alanına dönüştürmesi uzun sürmeyecektir ve bunun adı “Medeniyetin derin kodlarının ekili olduğu, yeşermesine asla izin verilmeyen tohumların, Anadolu’dan yeniden filizlenmesidir.
Sağlam, iyi planlanmış, çok yönlü düşünülmüş temel, orta, yüksek öğrenim sürecinden sonra, toplumu sürekli ve hayat boyu eğitimin bir parçası olarak görüp onun ihtiyacı olan eğitim sisteminin kurgulanması hem birey hem de toplum olarak bu sürecin daha huzurlu, asgari düzeyde sancılı azami düzeyde başarılı geçmesine katkı sağlayacaktır.
Bir yandan sosyal güvenin sağlandığı diğer yandan askeri ve polisiye güvenliğinin sağlandığı, adalet algısının güçlendirildiği, siyasi liderlerle birlikte geleceğin Türkiye’si için koşabilen bireylerin yetiştirilmesi kaçınılmadır.
Türkiye şikâyetçi olduğu ancak alışageldiği konfor alanından çıkmak, daha yüksek seviyelerde gelişim alanını fethederek orayı, “Huzur Alanı” yapmak, konfor alanını genişletmeye karar vermiş ve harekete geçmiş durumdadır. Elbette sürecin sancısı bütün toplum tarafından birlikte hissedilecektir. Ancak sürecin sancısı daha büyük, daha güçlü, daha huzurlu, daha güvenli bir dirilişle tamamlanacaktır.
Hem birey olarak hem de toplum olarak konfor alanımızdan çıkışımızı engelleyen, tüm kapanları aşmak, daha çok çalışarak, gelişim sürecinde yaşanan döngünün sağlıklı akışını sağlamak, panik alanına girmesini önlemek için eğitim sisteminin, yeterlilik kazandırmak görevinin, stratejik önemde olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye olarak konfor alanını genişletme çabamız durmadan, duraksamadan, bu çabayı sabote etmeyen isteyen, kimliği belirsiz, tanımsız, denizaşırı merkezli her tür karşı duruşa, oyuna, tuzağa, ihanete ve ihanet kuklalarına, paralel oluşumlara fırsat vermeden ve de boyun eğmeden sürdürülmelidir.
Kültürel olarak hiç de yabancı olmadığımız bu durum “Medeniyet İnşası” için gereken, her alandaki “Kızıl Elma” ülküsünün, şimdiki adıyla, vizyonun gerçekleşmesi için vazgeçilemez çaba, olarak görülmelidir.
Çünkü “kader gayrete âşıktır”

Kaynak: Gayret - Nadir YILDIRIM

Kaleme Hükmeden, Âleme Hükmeder

0

KALEME HÜKMEDEN, ÂLEME HÜKMEDER


Dünyanın en önemli buluşudur kalem.

Kalem, insanoğlunun hayata tutunmasını sağlayan, kültürünü sonraki nesillere aktarmasında kullandığı en önemli araçtır.

Taş, tüy, demir, kurşun, kömür, boya. Ne türden olursa olsun, kalem, insan olmanın farklılığıdır.


Kalemle insan, hatıralarını, tarihini, sevgisini, nefretini, sevincini hüznünü yazar. Silinmemek üzere insanoğlunun belleğine kazır.

Kalemle, devletler kurulur, devletler yıkılır, savaşlar yapılır, barışlar yapılır.

“Kalem kılıçtan keskindir”, deyişi sadece üç kelimeden ibaret söz olmanın ötesinde, insanoğlunun parmakları arasında tuttuğu, Atomdan daha güçlü bir silah olduğunu da anlatır.

Bir millet, kalemle ne kadar çok muhabbet halinde ise, medeniyete de o kadar yakındır.

Eli kalem tutmak; dilini en güzel şekilde kullanabilmek, düşüncelerin resmini çizebilmek, bilgisini, ilgisini başkalarıyla paylaşabilmek yeteneğidir.

Kalem, Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de andığı özel nesnelerden biridir. Çünkü kalem özeldir ve kaleme hükmeden, âleme hükmeder.

Kalem, kelam, âlem, ilim, bilim gibi kelimelerle garip bir şekilde ikiz kardeş gibidir. Bu ikizleri bir birinden ayırmak mümkün olmadığı içindir ki, kalemde alem saklıdır.

Âlimler, hocalar, öğretenler, yazarlar, şairler, bilginler, kaleme âşık oldukları için değerlidir.

Kalem, bilenle bilmeyenin ayırt edildiği yerdeki kapıdır. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”

Kalem düşünen insanın tefekküre, tefekkürden hikmete, ulaşması için Allah’ın sunduğu özel bir binektir.  Kalemi anlatmak için bütün ağaçlar kalem, bütün denizler mürekkep olsa hikmetini yazmakla bitiremeyeceğimiz, yaratıcının bizlere lütfettiği en güzel hediyedir.

Kalem, bir arkadaşa verilebilecek, bir dosta sunulabilecek en güzel hediye, en güzel mesajdır.

"Yaz, kardeşim… Duygularını, tarihini, anılarını, acılarını yaz.. Yaz ki seni senden sonrakiler de anlasın" demektir.

“Söz uçar, yazı kalır”, der atalarımız.

Doğru, söz uçar, yazı kalır. Bizden öncekiler, yazmasalardı, kalemi sevmeselerdi, bugün bize kalan ne olurdu? 

Bizden sonrakilere ne kalırdı?

Arşivler, tarih, kültür, edebiyat, düşünce aklınıza gelebilecek her şey, kalemle muhabbet eden, kalemle arkadaş olan insanlar sayesinde değil midir?

Çocuklarımıza verilebilecek en güzel hediye, bir kalem olsa gerek.

Kalem tutan her el yazmak için bir çaba gösterecektir.

Şimdi evine dönerken, bir kalem ve bir defter alıp en yakınlarımıza hediye etme zamanı.

Çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın kalemle arkadaşlığını pekiştirme zamanı.

Bir kalem al, bir kalem ver.

Dünyanın, insanlık yolunda daha, eşref-i mahlûk olma yolunda, medeniyet mefkûresinin inşasında çalışacak, bir çırak, bir kalfa, bir usta yetiştir.

Kalem Al,
Kalem, ver, ve de ki;
Kalem Tut.
Kaleme hükmet.
Âleme Hükmet,
Çünkü kaleme hükmeden, âleme hükmeder.


Bir Kalem,

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Annemin yüreğindeki meleği

Babamın alnındaki emeği anlatayım

Bana bir kağıt, bir kalem ver!  Sana,

Ertuğrul Gaziler, Fatihler getireyim

Sakarya’dan, Çanakkale’ye destan yazayım

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Horasan’dan, Konya’dan selam getireyim

Maraş’tan, Erzurum’dan cesaret getireyim

Bana bir kağıt, bir kalem ver! Sana,

Farabilerden, İbn-i Sinâlardan akıl getireyim 

Bana bir kâğıt, bir kalem ver,

Aleme hükmedeyim..


(Nadir YILDIRIM)