Öğrenen Türkiye

0

Öğrenen Türkiye

“Aklın neresindeyiz? Başlığıyla yayınlanan yazımız üzerine, Dediler ki: “Hocam, iyi güzel de biz nerede hata yaptık?”
El cevap: “Ya kitapları hayata ya da hayatı kitaplara uydurun. Yoksa ikisi de anlaşılmayacak”.
Bir üniversite mezunu, eğitim öğretim sürecinde en az 16 yıl geçirir. Diplomasını, eski dille icazetnamesini; aldıktan sonra bir de bakar ki hayat kendisine öğretilenlerden başka bir yere taşınmış ya da kendisine hayat öğretilmemiş.
Sonuç, herkesin birbirini suçladığı, yetersizliklerden şikâyet ettiği Hizmeti alanın da verenin de birbirini eleştirdiği ürünler. Bir sorumlusu ve sorunlusunun bulunamadığı kaçınılmaz son.
P.Senge: “Bugünün problemleri, dünün çözümlerinden kaynaklanır”, tespitiyle dile getirir. Hocalarım bu işe ne der bilmem. Bana göre eğitim sistemine atfen dün ortaya konulan çözümler, bugün problem olarak karşımıza çıktığına göre hala “İnsan ve Liyakat Odaklı Nitelikli Eğitim Sistemi” yerine“, “Mezun ve İstihdam Odaklı Nicel Eğitim Sistemi” üzerinde ısrar ediyoruz.
Mesele birkaç on yılın değil, yüzyılların sorunu. Mesele ne politik ne de ideolojik değil. Bir tarafa taraf olmayla da ilgisi yok. Çünkü üstat Meriç’in de söylediği gibi “Maarif meselesi, memleket meselesi”.
Türkiye, 2071 hedefi olan bir ülke. Bin yıllık hayali olan bir liderle hedefe koşacak gençlere, öğretmenlere, yöneticilere, akademisyenlere muhtaç. Bu hedeflere nasıl koşması gerektiğini anlatan eğitim öğretim sistemin kurgulanması ve yeni eğitim modellerinin yapılandırılması meselesi de memleket meselesi değil mi?
Ne yazık ki eğitim sisteminin gündemi hala sınavlardan yüksek puan alma hedefine koşturtma çözümü öneren, “sıfırcı” şahsiyetlerin kuru, içi boş, hedefsiz, geçici pazar oluşturma odaklı çağrısıyla yankılanıyor.
Başarı(!) ise sınava hazırlan, kazan yeter. Başka ihsan istemem, diyojenliği ile tanımlanıyor. Başarının fordist yaklaşımı, eğitim camiasının kulaklarına fısıldanıyor ve koşu bantlarında öğrencilerin yetenekleri metre ile domatesin, kilo ile uzunluğu ölçülmeye çalışılıyor. Balığın ne kadar hızda kavağa çıktığı, kuzunun ne kadar derin bir havuza girebildiği testi de ihmal edilmiyor.
Sınav sonunda verdiği cevabın niteliğini tartışan öğrenci görmedim. ABC…. Hayatın bütün versiyonlarının beş seçenekten sadece biri olduğuna alıştırılan zihinlerden, bir fincan kahveye bakıp, dünyayı gören sosyolog yetiştiremezsiniz.
Temel eğitimin ilk yıllarında hayalleri olan, öğrenmek, okula gitmek için ağlayan çocukların, sonraki yıllarda budanmış kişilikleri, öldürülmüş hayalleri, kırılmış özgüvenleriyle karşımıza “ben neden okudum ki diyerek ağlayarak” gelen gençler, karşımızda duruyor olması da bu beş seçeneğin altıncısı.
Hayatın gerçekleriyle uyuşmayan, işlerine yaramayan ağırlıktaki teorik bilgi hamalları olarak, boşa gittiğini düşündükleri on altı yıllık eğitim süreci. Daha da beteri, temel eğitimden yükseköğretime kadar bütün gençlerimize eğitimin her kademesinde gösterilen sözüm ona “büyük hedef (!); “657” ve türevlerinden mürekkep bir ideal.
Bir gence, okulun ilk yıllarında hedefini sorduğumuzda aldığımız cevapla, sonraki yıllarda aldığımız cevap arasındaki sapma ne kadar az ise başarımız o kadar yüksek. Sorun, aldığınız cevap size bir fikir verecektir.
Bir işletmeyi iflasa götüren şeylerden biri de idealsiz ve davasız, hayalleri törpülenmiş, girişimciliği köreltilmiş, işletmenin asıl amacından uzağa savulmuş insan kaynağıdır. Bir elmas madenindeki işçi, yer altından alın teriyle çıkardığı elmaslardan daha az önemsendiğini, bir parça elmas kadar değerli olmadığını düşünmeye başlamışsa, o madenden de elmas çıkaramazsınız.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinde, bir yerlerde asılı kalmış, biyolojik ihtiyaçlarını dahi temin edememiş, kendini gerçekleştirme yolculuğu bu basamakta bitmiş, nefesi tükenmiş, ümidini yitirmiş insan, kadro havuzunda sadece bir sayı olarak yer işgal eder.
“Adam” yetiştirdiği varsayılan bir kurumda eğitim alan öğrenci “benden ancak, bu kadar adam olur” demek zorunda kalacağı, yeteneklerine ve yeterliliklerine göre ölçülüp biçilemiyorsa tutuşturulan kuru sayılarla sıralanıyorsa, ezberin sonu yok...
Sonrası: büyük hayallerle çıktığı yolda bir müddet sonra, çabalarının boşuna olduğunu, aldığı bunca eğitime rağmen atıl bırakıldığını, çalışanla çalışmayanın bir tutulduğunu gören her insan “âllâme-i cihân” olsa, bir zaman sonra görevini sadece bulunduğu yerdeki işinden sadece maaş alacak varlık göstermeye başlar. Yap demeden yapamayan, inisiyatif alamayan, işini “mış” gibi yaparak ve günü kurtaran “yönetilirliğe” doğru evrilir.
Varoluş amacı, büyük resmin bir parçası olarak zorunlu gerekliliği, işini doğru yapmasının önemi, bunu yaparken, fikirlerine ve emeğine her zaman ihtiyacımız olduğu, emeğinin boşa çıkmayacağı, objektif değerlemelerle kariyer basamaklarını gücü ve yeterliliği nispetinde tırmanabileceği bir sistemin varlığı hissettirilmeli. Ehli olacağına emin olduğu işin, ehline verileceğine inandığı, başı sonu belli kariyer yol haritası oluşturulmalı.
Bir çırak, ustabaşı olarak devletine ve milletine katkı sağlayacağı yere hangi yeterliliklere sahip olursa ulaşabileceğini adım adım bilmeli. Yolda güvenle ilerlemeli ki başardığında kendisinde hem de başkalarında, başarının kendisine atfedilen değil, emsallerine göre daha iyi bir performans göstermiş olduğu için kazandığı bir statü olduğu vicdani kanaati oluşmalı.
“Burası Türkiye, burada işler böyle yürür” metaforu kırılmalı. “Ben yoksam kimse yok” davasının ve düşüncesinin tohumları, anaokulundan itibaren zihinlere pedagojik ustalıkla ekilmeli. Ekilen tohum güvenilirliği yüksek bir sistemle korunmalı ve insanların kalbinde yeşertilmeli.
Gençlerin keyfi uygulamalar ve bürokrasinin çelik çekirdekleri arasında ezilmesine izin vermeden, özgüveni desteklenmeli. Girişimciliğini ispatlayabileceği, hayalini test edebileceği pedagojik zemin hazırlanmalı.
Malazgirt’ten 2071’e koşan ruhların, Anadolu’ya saçtığı tohumlara sahip çıkmak gerek. Bu tohumların, büyük küçük herkesin ruhunda fidan olması sağlayacak, insan odaklı, ruhu sanatla süslenmiş, aldığı eğitimi yaşadığı hayatta, yaşadığı hayatı okuduğu kitapta bulan, olmayanı yeniden düşünen, hem hayata hem kitaba yazan, iddialı bir eğitim sisteme ve eğitimde iddialı insanlara muhtacız.
Öğrenen öğretmene, öğrenen yöneticiye, öğrenen öğrenciye, öğrenen okula ve öğrenen kurumlara, öğrenen Türkiye’ye ihtiyacımız var.
Ezberlenenler unutulur, öğrenilenler yaşanır, hayat olur.
Kaynak: Öğrenen Türkiye - Nadir YILDIRIM

Aklın Neresindeyiz?

0

Aklın Neresindeyiz?

Birkaç gün önce Milli Eğitim Bakanlığında üst düzey bir bürokrat “Başkan”, “Sosyal bilimler liseniz var, “Yedi güzel adam yetişiyor mu?” diye sordu?
Aslında diyordu ki; milyon trilyon bütçelerle konforundan taviz vermediğimiz yeni binalara, yenisini istiyorsunuz ama gaz lambası ışığında okuduğu cümlelerden ruhuna attığı tohumlardan şiirler açan çocuklar var mı? Altı delik ayakkabısından sızan kar suyunun yaktığı ayak parmakların acısına rağmen elindeki simidi paylaşan koca yürekler var mı? Lastik ayakkabısını yastığının altına koyup yeni kokusuyla hülyalara dalan mutlu gençler var mı? Üç-dört kişinin paylaştığı tahta sıralarda büyüyen kardeşler var mı? Parmağından kısa tükenmiş kalemiyle yazan arkadaşına kalemini kırıp paylaşan yazarlar var mı?
Doğru ya kandil lambasından, lastik çarıktan, soğuk yanaktan, kaba yerini nasırlaştıran sıradan, tozlu kara tahtadan, dip dibe dört kişi oturulan sıralardan soran, sorgulayan, merak eden, araştıran, düşünen, tefekkür eden, idealist, üretken, yenilikçi, yaratıcı, okuyan, yazan, girişimci, mucit, sanatçı, millî ruha, evrensel akla sahip, insanlar yetişti tarih boyu.
Gaz lambası yerine floresanlar, kara tahtalar yerine akıllı tahtalar, sobalar yerine kaloriferler, yürüme mesafesine servisler, cicili bicili kitaplar, defterler, kalemler, çantalar vs. vs. aldı ve eğitimin gözdeleri(!), olmazsa olmazları artık;
Tükenmeyen kalemlerimiz vardı ama yazamaz olduk. ,
Altı delik olmayan konforlu ayakkabılarımız oldu ama yürüyemez olduk.
Süper market kantinlerimiz oldu ama paylaşamaz olduk.
Bir öğrencim akıllı tahtalar kurulduğunda henüz tam olarak kullanamayan bir öğretmeninden dert yanarken “hocam, tahtalar geldi ama aklı gelmedi” demişti.
Bu yeni tasarımda dünyayı değiştiren dâhilerin de yetişmesi gerekirdi.
Ama olmadı!
Yüzlerce yıl bu tarladan başak yetişmedi! Bu bahçede çiçek açmadı! Fidanlar ağaca, ağaçlar meyveye durmadı! Yetişenleri ya dolu vurdu ya kar. Ya soğuk vurdu ya bahçıvan tırpanladı. Ya yaban otları daladı ya da komşunun sürüsü talan etti.
Aslında hepimiz el âlem duymasın diye, aynı soruyu sessizce sorduk, mırıldandık:
Gözde liselerimiz; Anadolu, Fen, Sosyal Bilimler, Sağlık Bilimler, İmam Hatip, Güzel Sanatlar ve Spor Liselerimizden ve bunların ilgili fakültelerinden dünyanın yönünü değiştiren, kaç bilim adamı, düşünür mezun ettik?
Bizim Mimar Sinanlarımız, Farabilerimiz, İbin Haldunlarımız, Harezmilerimiz, Birûnilerimiz, Ali Kuşçcularımız, İbin Sinalarımız ve diğer dünyanın çocukları Einsteinlarımız, Teslalarımız, Edisonlarımız, Galileolarımız, Aristolarımız vs. vs. nereye saklandılar…Bunlara benzeyen yakın çağda, kaç kişiyle canlı kanlı görüp tokalaştık?
Dünya bilim tarihinde yaşatıla ve bizim övündüğümüz isimlere nispet “boynuzun kulağı geçtiği”, kaç halef yetiştirdik? “Aaa, bu da benim hocam!” dediğimiz, anılan ve ilk 100’e giren, kaç bilim adamımız oldu?
Gerçekten, milyon trilyon bütçelerden sonra, biz “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”nun hangi bilen tarafındayız? “Siz hiç düşünmez misiniz? ”in hangi düşünenlerindeniz?
Bizim güzel adamlarımızın sayısı neden yedi? Yedi yüz değil, bin yedi yüz değil?
Ağzımıza pelesenk olmuş bir mecaz: “Teori ile pratik aynı değil. Okullarda öğretilenler, gerçek hayattan farklı.” Bunu büyüğünden küçüğüne her makamdan duyarsınız.
Madem böyle, gerçek hayatla ilgisi olmayan sahte bilginin neden hamallığını yaptırıyoruz, neden okutuyoruz? Ya da aksi durum ki bunu düşünemiyorum… Sadece teorik olsun diye mi? Bizler “mış” gibi yaşıyoruz, yazanlar çizenler mi “mış” gibi yazılo çiziyor.
Yunus’un dediği gibi, “… bu nice okumaktır!”
Son cümleye değil de belki de başa konması gereken P. Senge’nin manidar tespiti anlayana çok şey anlatıyor: “Bir organizasyonun öğrenme isteği ve kapasitesi, kendi mensuplarınınkinden daha büyük olamaz[1]
Gerçekten aklın neresindeyiz?


[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, İstanbul, 2013

Kaynak: Aklın Neresindeyiz? - Nadir YILDIRIM

Farkındalı Çaresizlik

0

Farkındalı Çaresizlik

Hadi bir oyun oynayalım.
Masamızda büyük bir tablonun, irili ufaklı bölümlere ayrılmış parçaları var. Karşımızdaki duvarda da bu parçaları birleştirdiğimizde ulaşacağımız büyük resim. Masanın bir yanında bu tabloyu yapan ressamın hazırladığı bir kılavuz, kitapçık, daha önce bu oyunu oynamış olanların hatıraları ve notlarının bulunduğu defterler ve bu oyunu nasıl oynayacağımızı öğreteceğini iddia eden başka oyuncular var.
Akıllı bir oyuncu sizce ne yapar?
İnsan hayatının büyük bir bölümünü, kendisine daha başlangıçta bir bütün olarak lütfedilen büyük resmi, parçalayıp, küçük parçalar haline getirip sonra bu parçalardan hareket ederek yeniden o başlangıçtaki büyük resme ulaşmaya çalışarak geçirir. Çünkü çok erken bir çağdan başlayarak sorunları parçalara ayırmaya, dünyayı bölümlemeye alıştırılırız. Görünüşte bu, karmaşık ödevler ve konularla daha kolay baş edilmesini sağlar, ama bunun için eylemlerimizin sonuçlarını göremez hale geldiğimiz, parça bütün ilişkisini kaybettiğimiz ve büyük resimde açıkça bize ulaştırılmaya çalışılan mesajı anlayamadığımız gizli, anormal, ağır bir bedel öderiz; daha büyük bir bütüne bağlantı duygumuzu kaybederiz.  Bu, kırık bir aynanın parçalarını yeniden bir araya getirerek, gerçek görüntüye ulaşma çabasıdır ve boşunadır. Zaten bir süre sonra bütünü görmeye çalışmaktan hepten vazgeçeriz.[1]
Bir nesnenin, bir olayın, bir yerin, bir insanın, bir toplumun, bir olayın sadece bir yönüne ait bilgiye ulaşarak onun ne olduğunu tahmin etmek, buradan hareket ederek bir yargıya ulaşmak alıştırıldığımız ve eğitildiğimizi gibi parçalardan hareket ederek “büyük resmi” görme çabamıza bir örnektir. Küçük ölçekli durumlarda başarı mümkün olsa da ölçek büyüdükçe bu çaba biraz önce ifade edilen kırık aynalardan gerçek yansımaya ulaşma çabası gibidir ve beyhudedir.
Alışageldiğimiz şekliyle zihnimize küçük yaşlardan itibaren yerleştirilen, referans olan çok şey var. Atasözleri, özdeyişler, okutulan/okunan kitaplar, izlediğimiz filmler, diziler, reklamlar, dini, ahlaki öğretiler, ilkeler, sosyal kurallar, komşu muhabbetleri, akran paylaşımları, iş yeri dedikoduları, kulağımıza fısıldanan nereden geldiğini bilmediğimiz onlarca küçük parçacık, büyük resim hakkında hüküm vermemize ve bu yönde tutum ve davranış geliştirmemize, hatta bir ideolojinin savunucusu olmamıza neden olur.
“İlim beşikten mezara kadardır”.  Sürekli öğrenir ve sürekli yeni bir fikir üretiriz. Aileden başlayarak devam eden belki üniversite sıralarından sonra çalışma hayatımızda geçen uzun bir süre, bize dünyayı algılamamızı ve görmemizi sağlayan bir dizi numaralı gözlüklerle hayatı görmeye çalışırsınız. Bunlar hepten yanlış ya da hepten doğru olmasa da görebildiğimiz her ne ise onunla da yaşamaya alışır, belki de bu alışkanlıklarımızla da gömülürüz.
Komedyen Cem Yılmaz’ın bir parodisi bu durumu anlatan güzel örneklerden biridir: TV programlarında sunucunun, çocuklara bir oyuncağın nasıl yapıldığını göstermek için gereken malzemeleri sıralayıp, nasıl yapılacağını öğretmesini bekleyen izleyicisine, “gerçi burada yapılmışı var” diyerek, bitmiş, tamamlanmış bir oyuncağı göstermesi gibidir bu. Burada insanın durumu da, o oyuncağı yapmak için malzemeleri heyecanla hazırlayan, ekran karşısında “yapılmış hazır” oyuncağı görerek şaşkın şaşkın ekran başında apışıp kalan çocuk gibidir.
Oyun odasına dönecek olursak, masanın etrafında, siz daha elinizdeki parçanın ne o olduğunu anlayamadan, “düşünmeye ve araştırmaya gerek yok, ben senin yerine düşündüm, buldum, burada bulunmuşu ve düşünülmüşü var” diyenlerle doludur.
Aslında buraya kadar bir sorun yok. “zaten yapılmış ve yaşanmışı”  kabul ederseniz sorun yaşamazsınız. Çünkü çevrenizdeki hemen herkes bu durumda sizin gibi aynı “resmi” görmemizi sağlayan yine başkalarının lütfettiği aynı renkli numaralı gözlükleri kullanmaktadır. Asıl sorun, sizin,  “gerçekten dokunduğum, gördüğüm, duyduğum şey, bana söylenen şey midir?”, “Bana öğretilen şey gerçekten öğretildiği gibi midir?”, “Bana olduğu söylenen olay, gerçekten böyle mi olmuştur?” sorusunu, sormanızla başlar.
Bundan sonrası eğer vazgeçmezseniz, parçalanmış büyük resim, sizin için yavaş yavaş bir araya gelmeye ve büyük resim oluşmaya başlar. Artık olaylar sizin için tek boyutlu olmaktan çıkarak, düşünce yeteneğinize, doğruyu bulma azminize, araştırma çabanıza bağlı olarak onlarca, yüzlerce boyutla görünmeye başlar.
Belki bunun sonucunda varacağınız nokta başlangıçta ilk gördüğünüz şeydir belki de görünenin ötesinde daha farklı bir güzelliktir. Sonuçta bu, sizin araştırmalarınızın, merakınızın, kontrollerinizin ve öğrenme emeğinizin sonrasında ulaştığınız boyuttur.
Peki,  büyük resmi görmek bize ne sağlar?
Öncelikle, olan biten her şey karşısında önyargıdan uzak, gerçekçi, aklın ve duyguların kabul ettiği bir gerçekliğe ulaşmamızı sağlar. Siyasi, iktisadi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, dini, kültürel, ahlaki olarak insanlara ve hayata karşı bakışımıza derinlik kazandırır. Günümüzde özellikle ülkemizde sık sık karşımıza çıkan yalan yanlış algı operasyonlarına kanmadan gerçekleri bütün olarak görmemizi sağlar. Bir haber manşetinden hareketle toplumu yargılamadan doğruyu, yanlışı öğrenmemizi sağlar. “Hepçilik” ya da “hiççilik” tuzağına düşmeden, eğitimde merakı, öğrenmeyi, gerçeğe ulaşma hazzını, “dünyanın” bir harita gibi göründüğü yerden, görmemizi olan biten her şey ve hakkında fikir sahibi olmamız sağlar. Daha da önemlisi, ilmi olarak, araştırmaya ve bilimsel ilkelerle, düşüncemizi olgunlaştırır, felsefi olarak hayatı, insan kıvamında “hikmeti” anlayarak, insanca yaşamamızı ve yaşatmamızı sağlar.
Tüm bunlar, insanlığın çağlar boyunca kültürel değerlerinin, tecrübelerinin, sorunlara karşı bulduğu çözüm yollarının yok sayılması değil, aksine “iki günü eşit olan ziyandadır” düsturunda gösterildiği gibi, insani kazanımların üzerine bir o kadar daha katkı sağlamaktır. Her saati, her günü, her yılı, her çağı diğerinden farklı kılmaktır. Mirasyedi tembelliğinden kurtulup düşünmek, akletmek, hakkın ve hakikatin bulunmasına, anlaşılmasına, yaşanmasına, araştırılmasına emek vererek, helalinden ve değerinden, insanlığa katma değer sağlamaktır.
İnsanı ve insanlığı sarıp sarmalayan zaman tünelinde karşımıza çıkan, soyut-somut, mikro-makro parçalar hakkında bilgi sahibi olmak ilm’el yakîne, bunlar arasındaki bütün parça ilişkisini kavrayarak, büyük resmin varlığına şahit olacak tecrübeye sahip olmak ayn’el yakîne, tüm bunların evrensel gerçeklikte, büyük resmin var oluş nedenini hikmetleriyle kavramak hakk’el yakine ulaştırır ki, insan tadında yaşamak, insanca yaşatmak için ulaşılması gereken de bu olsa gerek. Bu da ancak, eğitim sisteminin merakı, araştırmayı, öğrenmeyi, düşünmeyi, felsefeyi, tefekkürü, hikmeti ve hakikati yakalayan bireylerin yetişmesini sağlayacak sistemin kurgulanmasıyla, zihnimize yerleştirilen, bütünü yakalamamıza engel olan bilgi parçacıklarının bütünün bir parçası olduğunu kavratmasıyla, beşer düzeyinden insan düzeyine yükselişin yollarını gösteren, dikte etmeyen prensiplerle donatılmasıyla mümkün olsa gerek. Yoksa insanlık bir fili tanımlayamayacak kadar kör, sahip olduğu salt bilgide ısrarcı, inatçı ve ben merkezli bir canlı olmanın ötesine geçemeyecek.
Söylenenlerin hiç dokunmadığımız, kültürel referanslarımız arasında ”kal’da kalmış, tozlanmış bir “hâl durum” olması da ayrıca trajikomik bir durum: İlm’el Yakin, Ayn’el Yakîn, Hakk’el Yakîn olma hali.
Ve ne yazık ki “İslam Dünyasının” dilemması, bu halin çok ötesine, savrulmuşluk, savurulmuşluk, öğretilmiş ve öğrenilmiş, farkındalı çaresizliktir.

 
[1] Peter M. Senge, Beşinci Disiplin, YKY Yayınları, 2013.

Kaynak: Farkındalı Çaresizlik - Nadir YILDIRIM